Sunday, April 22, 2012

Yuvadaki Şeytan

Yuvadaki Şeytan / Milena Jesenska

“Bana öyle geliyor ki iki insan birbiriyle birlikte mutlu olmak istediği için evlendiği an da işte tam da o an da kendini mutlu olma ihtimalinden mahrum bırakmış bu ihtimalin önüne geçmiş olur. Mutlu olmak için evlenmek tıpkı iki milyon için bir araba için ya da baronluk için evlenmek kadar kar amaçlıdır ve o iki milyon araba ya da baronluk gibi mutluluk da mutlu olmaya yetmez. bu dünyada cezasız kalmayacak bir şey varsa o da manevi konularda yapılan hesap kitaplardır.
 Bir insanı tanımak inanılmaz zor bir iştir. Bir insanı ilk olarak başbaşa bir sohbetin ilk yarım saatinde ve ikinci kez ancak on yıl birlikte yaşadıktan sonra tanıyabileceğimizi söylersem sanırım abartmış olmam. Ayrıca şuna inanıyorum ki iki insanın kim olduklarını ve kiminle evlendiklerini düğünden önce sezebilmeleri bile mümkün değildir. Birisi ötekinin bütün davranışlarını bütün fikirlerini tutkularınıkanaatlerini inançlarını bilse bile çorapları uykuda çapaklanmış gözleri her sabah diş fırçalarken ağzını çalkalayış şekli ve özellikle garsona bahşiş verişi hakkında henüz hiçbir fikri yoktur – çünkü insan derinlerde aldatır ama yüzeyde onu tanıyabilirsin. Kısacası her bir evliliğin içinde binlerce hayal kırıklığı riski ve her türlü içsel çuvallama ihtimali saklıdır; ki bunlara karşı kullanılabilecek tek bir silah vardır: hepsini daha baştan üstlenmek.
Her insan kendi içinde sınırları belli bir dünyadır. Aksine bir insan ne kadar kendine has olursa bütünselliğe o kadar yakındır. İmkanları yetenekleri ne kadar azsa bu imkan ve yetenekler o kadar derin ve esaslıdır. Ve eğer tek bir yeteneği varsa en değerlisi de budur.
Bir yerlerde bir parçacık yeryüzünü gökyüzüne yakın bir yükseklikten göreceğiniz bir dağın tepesine çıkın. Hayatın önemine ve mutluluğun önemsizliğine inandığınızı kısa bir süre sonra fark edeceksiniz. Mutlulukmuş! Sanki mutluluk imkanı yalnız ve sadece bizim içimizde değilmiş gibi! Sanki mutlu olma yeteneği tıpkı şarkı söyleme yazma politika ya da ayakkabı yapma yeteneğine benzer özel bir kabiliyet değilmiş gibi!

 Bizlerin bugünkü evliliklerimizin tümünün -veya-, hiç olmazsa çok büyük  bir kısmının- mutsuz olduklarının iddia edilmelerinin nedeni nedir ki?  Sual günceldir ve ciddi kaynaklara göre, koca bir edebiyat bu konu  etrafında odaklanmıştır, ciddi olmayan kaynaklara göre de , konu five  o’clock tea’lerin dedikodularının merkezini oluşturmaktadır. Konu, her  yüzü ile, monden gevezeliklerin olduğu kadar felsefe denemelerinin de  ilgi odağıdır, biz gazeteciler ise güncel olan bu konu ile ilgilenen ne  ilk ne de son kişi olacağız. Vurgulamak isterim ki , bu konu beni  gerçekten hep şaşırtır. Bu durum, evliliklerin mutsuzluklarının nedenini  bilmediğimizden kaynaklanmış değildir. Benim, esas olarak , kendime hep  sormakta olduğum soru, evliliklerin neden mutlu olmalarının  gerekliliğidir.
Zira, işin esası, budur! İki  varlık… iki küçük insan larvası…Yalnız, umutsuzluklarla karşı  karşıya bırakılmış, kaçışı olmayan bir varoluşun mateminde…  Ürkütürcesine kocaman ve korkunç dünyamızda iki ufacık insan, sabahın  dokuz buçuğunda bir apartman dairesinde kapalı… aynı soyadı, aynı  beklenti ve aynı yazgı içinde kapalı iki zavallı… Ve, bunların sade ve  sade ikisi oldukları için mutlu olmalarını mı beklersiniz?
 Bana göre mutlu olmaları umudu  ile birbirleriyle evlenen iki kişi, en azından bu kararı vermiş  oldukları anda dahi mutlu olma şansına sırtlarını çevirmiş durumdalar.  Evlilikte mutluluğu amaçlamak, iki milyona otomobil ya da asalet ünvanı  elde etmeyi amaçlamaktan farklı bir şey değildir. Kesin olan tek şey,  hesap ile sayıların aşk konularında daima öç almakta olmalarıdır. Başka  türlü hareket etmelerinin imkansızlığının bilincinde olduklarında, bu  iki kişinin evlenmesinde tek neden, her ikisinin de diğerinin yokluğunda  yaşamanın imkansız olduğunu görmeleridir. Bu, olabilir; en ufak bir  romantizm, en ufak bir duygusallık, en ufak trajik bir öğe  olmaksızın…. Bu, her gün olabilir… Aşk veya diğer herhangi başka ne  ad verilirse verilsin, bu dünyanın en güçlü ve de en farklı duygusudur.  Ne var ki , pek çok kişi, yaşamları süresince bundan kaçınır ve de bunu  reddeder.
İki kişi, birlikte yaşamaları  için evlenirler. Evet… Bu husus kocaman, olağanüstü bir şeydir; ancak,  neden buna mutluluğun da ilave olması beklenir? Ama, neden insanlar  gerçeği süslerden arındırılmış olarak görmek istemezler? Neden  yaldızlanmış yalanlar ararlar? Neden ne kendilerinin, ne dünyanın, ne  doğanın, ne göğün, ne yazgısının ne de yaşamın kendilerine veremeyeceği  ve kendilerinin de beklememelerinin gerektiği, gerekeceği bir şeye  bağlanırlar? Neden gerçeğe, dünyaya ait bir anlaşmaya, mutluluk gibi bir  romantik fantezileri de eklemeye çalışırlar? Neden karşısındakinden,  senin veremeyeceğin şeyi vermesi istenir? Neden, ortak yaşam gibi  öylesine büyük, öylesine ciddi, öylesine derin bir olaya “mutluluk  vermek” gibi zorlamalar da yapılır?
Şayet bizler, evlenmeden önce  düşünmeye vakit bulamadığımız bazı konuları hesaplayabilirsek… Mesela,  ortak yaşamın tek yaşamdan kolay değil de, daha güç olduğunu…  Kolaylıkların tümü yalnız yaşayanlara verilmektedir… Nispi bir  sorumluluk, özgürlük, aklımıza estiğinde Avustralya’ya gidebilmek gibi  başınıza buyruk olma… Bağlandıktan sonra, size verilmeyen her şeyden  vazgeçmeniz gerektiği için de, evlilik çok zordur. Ve işte bu nokta,  bugünkü evliliklerin özellikle üstüne çarpıp parçalandıkları temel  nedendir: İnsanlar, yetinmek zorunda kalacakları ile vazgeçmeleri  gerekecek olanlar arasında doğru-dürüst seçim yapmadan, yahut, başka bir  deyimle, vazgeçecekleri hakkında tam bir karar varmadan evlenirler.
 Karşındakini tanımak kadar güç  bir şey yoktur. Birisini ilk kez olarak, yarım saatlik bir konuşma  sonunda tanıyabilmenize karşılık, aynı kişiyi ikinci kez olarak ancak on  yıllık bir beraber yaşamdan sonra tanıyabileceğinizi söylersem,  abartmış olmayacağımı zannediyorum. Aynı şekilde, evlenmelerinden önce  iki kişinin birbirleri hakkında ve her birinin kiminle evlenmekte  olduğuna dair bir fikir sahibi olmalarına olanak olmadığı kanaatindeyim.  Keza karşılarında bulunan bir kimsenin tüm hareketleri, fikirleri,  coşkuları ve inançları ve de şüphe ve katiyetlerini bilseler dahi, daha  henüz çoraplarını, uykulu gözlerini, sabahları dişlerini fırçalamalarını  veya gargara yapmalarını, bir garsona bahşiş bırakma tarzlarını  bilmemekteler.
 Zira, biri bizi derinliklerde  aldatabilirse de, yüzeysel alanda hiçbir zaman aldatamaz. Aynı şekilde,  bir evlilik bin bir beklenti yıkımı tehlikesini beraberinde getirdiği  gibi, önceden kabullenmekten başka herhangi bir kurtuluş simidinin  bulunmadığı beraber yaşamın doğurduğu bulutları da getirir. Beraber  yaşama, aşk adına, karşısındakinin içsel değişikliklerinin yumağında ki  her şeyi, milliyetini, politik ve dinsel görüşlerini ve daha bir çok  şeyi affetmemizi ister. Bu konuda biraz daha ileri gidersek,  karşımızdakinin ufak tefek hatalarını da affedelim. Karenina’vari bu  modern histeriden kendimizi kurtararak hoşgörülü bir gözle bu kanat gibi  duran kulaklara, kocaman bağlanmış şu kravata bakalım. Herkesin, kendi  içinde kendine özgü bir dünyası vardır; o dünya ne kadar kendine özgü  ise o kadar tamdır; yetileri ve yetenekleri sayıca ne kadar az ise,  onlara o kadar derin ve gerçek anlamda sahiptir; ve şayet tek bir  yeteneği varsa, o yeteneği herkes tarafından makbul ve değerli sayılır.  Ve, sarışın olan birisinden haftada iki gün esmer olmasını  istemeyeceğimiz gibi, aynı şekilde boş kafalı bir ukaladan shimmy  dansını sevmesini, bir aptaldan Kierkegaard’ı anlamasını, bir ressamdan  matematik ile ilgilenmesini, melankolik bir kimseden şansonetlere  katılmasını, yalnız yaşayan birinden gece toplantılarını tertiplemesini  de isteyemeyiz.
 İşte size; insanların bir türlü  anlayamadıkları basitin basiti bir hesap. Genelde, kişiliklerinin  derinliklerine kadar inseler de, evliliğin esasının, karşılarındakinin,  kendini olduğu gibi görme hakkına kadar varan kişiliğine katlanma  olduğunu görmezler. Zira hesabın sonunda, daima karşısındakinden  beklenen bir kendinin olma durumunun kabülü mevcuttur. Burada, “buna  rağmen”ler söz konusudur. Ve, bizleri mutsuz edenler de hep o “buna  rağmenler”dir. Beni, insanların cinsel, ekonomik, sosyal ya da erotik  gereksinimlerini karşılayabilmeleri için beraber yaşadıklarına  inandıramazsınız! İnsanların beraber yaşamalarının tek nedeni,  yanlarında birisinin bulunması ihtiyacından başka bir şey değildir;  dünyanın bu boşluk ve yalnızlığında , kendilerinin tüm zaaf ve  hatalarına rağmen kendilerinin var olmalarını kabul ve tasdik edecek  birisinin bulunmasından başka bir şey değildir; cürümden, öç almaktan,  kötü düşünceden, adaletten, vicdan azabından kaçabilmeleri için  yanlarında bir diğer kişiyi bulundurmak ihtiyacından başka bir şey  değildir.
 Zira, gerçekten, bir ev, bir  “yuva”nın “koruma amacı”ndan, dünyaya karşı ve özellikle içsel “ayna”ya  karşı “koruma”dan başka herhangi nihai ve kutsal bir amacı olabileceğini  düşünebilir misiniz? Bir erkeğe bir kadının ve de bir erkeğin bir  kadına yapabileceği en büyük lütuf, çocuklara gülümseyerek söylenen bir  cümleyi söylemektir; “Seni hiç terk etmeyeceğim!” Bu söz, “ölüme kadar  seni seveceğim” veya “ebediyen sana sadık kalacağım”dan farklı değildir.  Başkasına karşı namus, gerçeğe bağımlılık, ev, sadakat, karar, dostluk,  aidiyet gibi kavramların tümü bu ufak cümlenin içindedir. Şu zavallı  mutluluğa karşı sürülen, yerine getirilmesi olanaksız vaatlerdir.
 Kısacası, kanımca,  evliliklerimizin böylesine mutsuz olmalarının nedeni işin kolayına  kaçmakta olmamızdır. Çünkü, tutulmayacağı bilinen ve tutulmayacağı için  de bir yıl sonra valizlerin toplamasına neden olacak vaatleri kabul  etmemiz kolayımıza gelmektedir. Bunun yerine, tutulabilinecek ve  dolayısıyla uzun süre tutulacak şeylerin vaadi hem daha kolay, hem daha  dürüst olur, diye düşünüyorum. Tüm bu hayali derinlikler, ileride  rastlanacak ve seviyeli bir davranışı gerektirecek ilk gerçek güçlük  karşısında kırılıp bin parçaya ayrılacak iddialardır. Neden insanlar,  hiçbir zaman bir portakal veya bir menekşe demetini, yeni bir kalemi  veya bir kese İzmir üzümünü getirip hediye etmeyecek kadar “ilgisiz ve  uzak” kalmayacakları vaadinde bulunmazlar ?

Neden insanlar, evlenme  gecesinin ertesinde ve ondan sonraki sabahlarda sabun ve su kokuları  içinde ve doğru-dürüst giyinmiş olarak kahvaltıya ineceklerine dair söz  vermezler? Neden insanlar, kızgınlıklarını böylesine aşağı-pis-iğrenç  davranışlarla göstereceklerine, kızgınlıklarını açık ve hatta darbelerle  dahi olsa daha seviyeli bir şekilde gösterecekleri vaadinde  bulunmazlar? Neden insanlar, diğerine ve onun çıkarlarına kendilerinin  sanat tarihi, futbol veya kelebek avına verdiklerinden fazla önem  verecekleri vaadinde bulunmazlar? Neden insanlar, karşılıklı olarak,  birbirlerinin susma özgürlüğüne, yalnız kalma özgürlüğüne, herkesin  kendine ait bir odası olma özgürlüğüne saygı gösterecekleri vaadinde  bulunmazlar? Neden insanlar mutluluk gibi gerçekleşemeyecek laflar  peşinde koşacaklarına, yukarıda sözünü ettiğim o hiçbir zaman yerine  getirilmeyen, ancak çok önemli olup yerine getirilmesi mümkün olan  “ufak-tefek şeyler”in vaadinde bulunmazlar?
 Evliliğin bir anlamı olması  için, mutluluk beklentisinden çok daha geniş ve gerçek bir temel üzerine  oturtulması gerek. Oh , Tanrım! Azıcık acı, azıcık ıstırap, azıcık  mutsuzluktan neden böylesine korkuyoruz? Hiç olmazsa, bir kez, açık bir  gecede yıldızlarla bezenmiş bir göğün karşısında, tam bir içtenlikle  kendimizi tümüyle vererek beş dakika için oturmayı deneyiniz. Veya, vadi  ve ovaları gökten bakarcasına seyredeceğiniz birkaç dağa tırmanın. Ve, o  hallerde, anlayacaksınız ki, mutluluk serabı yerine yaşamın önemini  kavrayabilmeniz için tek bir an dahi yeterli olacaktır. Mutluluk! Sanki,  mutluluğu ve mutlu olmayı kendimizden, kendi içimizden başka herhangi  bir yerde bulabilirmişiz gibi… sanki, mutlu olma yeteneği yazı yazma,  şarkı söyleme veya siyaset yapma yeteneği gibi gerçek bir yetenek  değilmiş gibi! Bir kişiye arzulamakta olduğu her şeyi veriniz…  Kendisini aşkla, hediyelerle, ayrıcalıklarla… isteyebileceği kadar her  şeyle doldurunuz… Ve bunlara rağmen, o gene mutlu olmayacaktır. Bir  başkasını her tarafını kanatıncaya kadar dövünüz… ve, belki de o kişi  yolda taze, nemli, yeşil yapraklarla bezenmiş ve güzelim bir  kırmızılıkla dolu bir havuç yığını görüp mutlu olacaktır.
 İki yaşam şekli mevcuttur.  Birisi, sana düşen payı, onu tanımadaki ve de kaybetmede ki imkanlarla  imkansızlıkları ve mutluluklarla mutsuzlukları ile dürüstçesine ve  cesaretle, tüm cömertliği ve alçakgönüllülüğü ile kabul etmek ise de;  diğeri, yazgısını aramak ve elde etmek üzere yola çıkmaktır. Ne var ki,  bu ikincisinde insanlar sadece güçlerini, zamanlarını, hayal ve  umutlarını, içgüdülerini kaybetmekle kalmayıp kendi öz değerlerini de  kaybederler, fakirleşirler… Bunların gelecekleri, daima dünlerinden  kötü olacaktır.
 Not: Genelde Kafka’nın sevgilisi olarak  tanınan Milena, II.Dünya Savaşı öncesinin Orta Avrupa kültürünün önde  giden entelektüellerinden birisiydi. Yaşamının tümünü gerçek bir  varoluşçu olarak geçirdiği gibi, gerçek bir varoluşçu olarak da öldü.  Zamanın Prag’ının önde giden sosyalist gazetecilerinden biri olan Milena  Jesenka’nın Tribuna gazetesinde yayımlanmış 1930 tarihli, Yuvadaki  Şeytan adlı makalesi:
 Milena Jesenka
ALINTI