Tuesday, July 9, 2013

Akıl Hastası ve Sanatçı*



Süleyman Velioğlu
Genellikle sade insanlar, sanatçıyı, ya kendilerinden ayrı, gizemli yarı tanrısal bir varlık sayarlar ya da toplumsal kuralların dışında yaşayan, garip, acaip, yarı deli bir kişi sanırlar.
Sanatçının yarı tanrısal bir varlık sayılması, yaratıcının hekim, hakim ve sihirbaz olduğu Şamanizm dönemlerinin bir kalıntısı olarak yorumlanabilir. Ve de, esin’in tanrısal Bir şey olduğu inancının geçerli olduğu, yaratmanın esin’e bağlı bir çaba olarak düşünüldüğü romantik çağdan süregelen görüşlere bağlanabilir.
Sanatçının yarı deli sanilması ise, onun dünya görüşündeki özgünlüklerden ve yaratma süreci ile ilgili psikodinamik nedenlerden doğar.
Bazı sanatçılar, geçerli olan toplumsal ve kültürel değerleri geliştirmek, bazıları da, değiştirmek çabası içindedirler. Bu sonuncular, geçerli olan değerlere aykırı gelen atılımlarından ve davranışlarından ötürü garipsenir, yadırganırlar.
Psikodinamik nedenlere gelince, diyebiliriz ki, sanatçıyı olumsuz olarak değerlendirmede sade insanlara hak verdirecek gibi gözüken etkenler yaratma süreci içinde yer alan «yaratıcı ego gerilemesi» ile ilintilidir.
Yaratıcı, yaratma sırasında fantezilerden esinlenebilmek amacıyla «primer süreç»lerden çokça yararlanır. İkinci bölümde de açıkladığımız gibi, «primer süreç» id’in tipik fonksiyon tarzıdır. «Primer süreç»ler, içtepilere, içgüdülere, ya da isteklere bağlıdırlar ve haz ilkesine göre yöneltilirler. Bunlar, gerçeklik ilkesine bağlı değildirler, bu nedenle de, yer ve zaman kategorilerine bağlı olmayan, mantık dışı, düş ve fantezilerde görülen, kendi içinde çelişkili ürünleri mümkün kılar. «Primer süreç»in belli başlı niteliği olarak «hallüsinasyonlu istek ve dileklerin doyumu» kabul edilir. Ego’nun tipik fonksiyon tarzı olan «sekonder süreç»ler ise, gerçeklik ilkesine bağlı, mantıksal bir düşünce, denetimli ve planlı bir davranışla karakterizedirler. Normal psişik durumlarda, hayal kurma ve özellikle yaratma sırasında, güçlü aşağı kategori kaynaklarından güç almak, fantezilerden yararlanmak ve özgünlük uğruna «primer süreç»leri etkisi altına alan «sekonder süreç»ler bir süre için askıya alınabilirler. Bu psişik durum bir «yaratıcı ego gerilemesi»dir. Bu durumdaki «primer süreç»lere ait oluşumlar, belirli bir dereceye kadar, ego tarafından hoşgörü ile yöneltilebilirler. Yaratma sürecinin bu ara süreci- içindeyken yaratıcı, «sakın dairelerimi bozma!..» diyebilir, düşünce ve davranışları yönünden- sade insanlarca yadırganabilir ve, onun psikopat, sosyopat, ya da psikotik olduğu sanılabilir. Ne var ki, yaratıcı kişi, iyi integre edilmiş ego’suyla, hiç tehlikesizce bir «yaratıcı ego gerilemesi» ile uğraşabilir. Çünkü onun, psikotiklerde götüldüğü gibi gerilemeye yenik düşmüş, gerilemenin kurbanı ve «primer süreç»lerin malı olmuş zayıf bir ego değil, gerçeklerden kopmamış bir ego’su, bir mantıksal düşünce ve denetimli, planlı bir davranış biçimi vardır.
Yaratıcı kişi, sanatçı, sade insanların sandığı gibi, ne tanrısal bir varlıktır ne de psikotik. Onu sade insandan ayıran özellik, nitel değil, yalnız niceldir.
Fakat, yaratıcılar, sanatçılar arasında da psikoza yakalanmış olanlar vardır; yalnız, sayıları sanıldığından çok azdır. Konumuzla ilgisinden ötürü, plastik sanatlar alanından verdiğimiz, psikotik, ya da psikotik olduğu tartışılabilen ünlü sanatçı adlarından bazıları şunlardır: H. Bosch, B.Michelangelo, T. D. El Greco, F. Goya, W. Blake, R. Dadd, E. Munch, C. F. Hill, J. Ensor, H. T. Lautrec, V. Van Gogh...
Değil sade insanlar, sanat tarihçileri bile, psikotik sanatçıları mitleştirme eğilimindedirler. Psikoz gösteren sanatçıyı trajedi kahramanı gibi algılarlar. Kişiliğinin bir boyutunda imrenilen, sanatta çığır açmış bir kişi olmak; bir başka boyutunda acınan; hakkında, «... şu kulağını kesen garip adam …» denilen bir kişi olmak. Bu garip sentez sade insanlara çekici gelir...
·         Akıl Hastası ve Sanatçı – Süleyman Velioğlu, Yaşam Yayınları, 1978, Sayfa 71-74