Wednesday, May 2, 2012

Edebiyatın liseli kalemleri

Edebiyatın liseli kalemleri

Sylvia Plath'in ilk şiiri 8 yaşında yayımlandı. Yaşar Kemal'in 'Ağıtlar'ı basıldığında ünlü yazar  17 yaşındaydı. Virginia Woolf makaleleri yayınlandığında henüz 13'ünde, Nazım Hikmet ilk şiiri 'Feryad-ı Vatan'ı yazdığında henüz 12'sindeydi. Liste uzun... Kalemle tanıştıklarında neredeyse çocuk yaştalar. Şimdi sizlerle tanıştıracağımız isimler de öyle. Henüz lise öğrencileri. Kimi üçüncü kitabını yazıyor, kimi tarihe el atıyor. Hepsi birbirinden akıllı ve 'Gençlerde iş yok' diyenlerin ezberini bozuyorlar.

Adı Rana Demiriz. Henüz 16 yaşında bir lise öğrencisi. Yazmaya okumayı çözmekle birlikte başladı. Başlarda elbette düşüncesi kitap yazmak değildi. Önce şiirler yazdı. İlkokuldayken aile bireylerine yazdığı küçük dörtlükler oldu. Daha sonra bir hikaye kitabı yazdı. Üstelik resimlerini de kendisi çizdi. Kitap kapağını bile kendi yaptı. Bu küçük hikayeler uzun öykülere dönüştü ve romanın yolunu açtı. 'Genç bir yazar olarak kitap okumak da benim için bir tutku' diyor Rana Demiriz. Her yere elinde bir kitapla gidiyor, kocaman bir kütüphanesi var. Okuduğu kitap sayısı sıkı durun, iki bine yaklaşmış. Türk ve dünya klasiklerinin tamamını okumuş. Çağdaş Türk yazarları, aşk romanları, hatta fantastik romanlar...
Yazacaklarının belli bir kurgusu var, ama genel olarak masaya oturduğunda kaleminin kendisini yönlendirdiğini söylüyor. Bir de romantik sahneler yazarken, sessiz, sakin ve biraz içe kapalı olduğunu...
'Ya aksiyon?' diyecek oluyorum. Cevabı, 'Parmaklarım klavyenin üzerinde o kadar hızlı geziniyor ve beynim o kadar hızlı çalışıp kelimelere dökülüyor ki yazdıktan sonra bunu ben mi yazdım diye geri dönüp okuyorum. Kendimi kaybediyorum kelimelerde' diyor.
Lisede okuyor. Üniversite eğitimini resim üzerine almak istiyor. Resmin kalemini desteklediğine inanıyor. Yazamadığında çiziyor. Çizemediğinde yazıyor ama kendini mutlaka ifade ediyor, 'Resim bana özellikle betimlemeler konusunda çok yardımcı oluyor' diyor. Bu ay, Ataşehir Doğa Koleji'nde ilk kişisel sergisini açacak. Üstelik üçüncü romanı 'Donmuş Ateş'in çıkışıyla sergi aynı zamana denk geliyor.
Sevdiği kitaplara ve yazarlara gelince. İskender Pala'nın 'Katre-i Matem' kitabını değişik bulduğunu söylüyor. Elif Şafak'ın Aşk'ını beğenmiş. Oğuz Atay'ın 'Tutunamayanlar'ının yeri başka. Fantastik yazarlardan Laurell K. Hamilton'ı beğeniyor, 'Aşk romanlarında ise Judith Mcnaught ve Nora Roberts zirvede bence' diyor.

Kendisi 16, kahramanı ise 20 yaşında

Kitaplarında 20 yaşındaki bir genç kızın Amerika'da başlayıp İspanya'da devam eden fantastik aşk hikayesini anlatıyor. İkinci kitabında pek çok sahne Türkiye'de geçiyor. Dört kitaplık bir seri bu.
Yazdıkları yaşadıkları değil, yaşamak istedikleri. Örneğin kitapta geçen yerlerin hiçbirine gitmemiş, ama 'Google Earth' sağolsun, gitmiş kadar olmuş. Önce internette gezinip, sonra da buralar hakkında derinlemesine bir araştırmaya girdiğini söylüyor.
Yayınevine ilk gidişini anlatıyor. 'Çok beğendiler, başarılı buldular ancak yaşımdan dolayı basmadılar. '18 yaşına gelince bu toplantıyı bir daha yapalım' dediler. On dört yaşıma geldiğimde ilk kitabımı kendi imkanlarımızla bastırdık. Başbakanımızın da kabulünden sonra ulusal basında iyice yer aldım. Ardından Doğa Koleji bana sponsor oldu. Bunun üzerine Marmaris'ten İstanbul'a taşındık. Şu anda kitaplarım Doğa Yayınları'ndan çıkıyor.'

Kitap yazıyor, peki edebiyat dünyasıyla ilgili ne biliyor?
'Ben edebiyat dünyasını dipsiz bir kuyuya benzetiyorum. Herkes içine bir taş atıyor. Kimilerinin taşları diğerlerinden daha büyük oluyor, kimilerininki daha küçük. Yığılarak gün geçtikçe ilerliyor. Okuyucu kitlesi olan yazar her zaman için en başarılı yazar değildir. Öte yandan okuyucu kitlesine ulaşamamış çok başarılı eserler de var. Edebiyat öznel bir kavram olduğu için kimine göre harika olan bir eser başkası için bir şey ifade etmiyor. Bu yüzden edebiyat dünyasının kesin sınırları yok' diyor.
Kendimi hiç de bir lise öğrencisiyle konuşuyor gibi hissetmiyorum. Ama ne yalan söyleyeyim, sürekli 'Gençler üretmiyor, düşünmüyor' diyenlere inat o kadar mutluyum ki karşımdaki genç kızın cümlelerinden.
Rana Demiriz, arkadaşlarından çok da farklı biri olmadığını söylüyor,  herkesin içinde bir cevher olduğuna inanıyor, yeter ki işlensin.
Peki, öğrenciyken nasıl kitap yazmaya vakit buluyor. Cevabı beni şaşırtıyor, 'İlk romanımı SBS'ye hazırlanırken yazmıştım. Diğer ikisini yaz tatillerinde...' Planlı yaşayarak her şeye yetiştiğini söylüyor. Dizi de seyrediyor, sosyal hayatını da doyasıya yaşıyor. Kitap da yazıyor, resim de yapıyor, üstelik başarılı bir öğrenci...

16 YAŞINDA TARİH  KİTABI YAZDI
Sarp Ersoy, 16 yaşında. St. Benoit Fransız Lisesi'nde okudu. Sonra Fransa'da liseye devam etti. Sadece yazı yazmıyor. 10 yıldır piyano dersleri alıyor, profesyonel olarak basketbol oynuyor. Okulun, Model Birleşmiş Milletler ve Avrupa Gençlik Parlamentosu'nda da aktif görevde.  Babasıyla birlikte şarap üretiyor. Yemek kurslarına katılıyor, sevdiklerine yemek hazırlıyor. Tarihin yanı sıra dinlerle ve ateizmle ilgili araştırmalar yapıyor. Proje çocuk desem değil, ailesi kişisel gelişimi ve eğitimi için ilgi gösteriyor ama onu hiçbir konuda zorlamıyorlar.
Gelelim kitap yazma hikayesine. İlkokul birinci sınıfa kadar, kendi isteğiyle bir sınıf dergisi çıkarıyor. Hikaye burada başlıyor. Uzun metinler yazmasıysa 10 yaşını buluyor. O zamana kadar kompozisyon, küçük hikayeler... İlk yazdığı ciddi yazı, 'Bizans'ın Altın Çağı'... İmparator İustinianos zamanını anlatan bir roman. Ancak bir türlü yazdıklarını beğenmiyor. Geceler boyu yazıyor, yetersiz geliyor, bir tuşa basıp yazdıklarını yok ediyor.
İlgi alanı edebiyattan çok tarih. İki yıldır Bizans'tan Osmanlı'ya geçiş dönemi konusunda kendini yetiştirmeye çalışıyor, işin aslı epey de yol kat ettiğini düşünüyor.
Sarp Ersoy'un yazarken bir ritüeli var. Olabildiğince dış dünyayla ilişkisini koparıyor. Bir de yazı masasından çayı eksik etmiyor.
Peki, üniversitede hangi bölümü seçecek? Amerika'ya gitmeyi planlıyor. Burada Endüstri Mühendisliği okuyacak. Tarih ve yazı... Onlardan elbette vazgeçmeyecek.
Yazdığı gibi okuduğu kitapların da konusu tarih. 'Son İmparatordan İlk Sultana' kitabında İsmail Tokalak'ın 'Bizans-Osmanlı Sentezi' ve Radi Dikici'nin 'Şu Bizim Bizans' kitabından çok etkilendiğini söylüyor.
Romanın okunması için İstanbul'un fethini konu seçmiş. Özellikle bunu son imparatorun gözünden anlatıyor ve ilginç bir kelam ediyor, 'İsyan ediyorum. Biz gençlere anlatılan resmi tarihte geçmişimizle ilgili her bilgi doğru ve eksiksiz anlatılmıyor. Bunu keşfettim. Kendime doğruyu öğrenmeyi amaç edindim'...
Ne kadar şahaneler değil mi? Tarih ne zor bir alan. Ona tarihi seçtirene bakın, 'Mummy' filmindeki mumyalar.
Şimdiye kadar 150'nin üzerinde tarih kitabı okudu. 50'si Bizans'tan Osmanlı'ya geçiş dönemiyle ilgili. Yazdığı kitaptaki karakterler ve kendi arasında bir ilişki kuruyor genç yazar, 'İmparator Konstantinos'un bana benzer yönleri çok' diyor örneğin.
Seçtiği alana dair eleştirileri var, 'Bana kalırsa Türkiye'deki tarih araştırmaları biraz taraflı yürüyor' diyor, 'Bunun en büyük örneği lise tarih kitaplarımızda Bizans Tarihi'nin sadece bir paragrafla geçiştirilmesidir. Ben şahsen Anadolu kültüründeki ağırlığın sadece İslam ve Osmanlı'ya ait olduğunu düşünmüyorum.'
Kahve ve klasik müzik olmadan yazamam
Aslı Eke, Kösem Sultan'ı yazmaya başladığında 14 yaşındaydı. Kitabı 16 yaşında basıldı. Şimdi 18 yaşında, McGill Üniversitesi'nde felsefe ve politika okuyor. Kösem Sultan'ı yaklaşık bir yılda yazdı. Her zaman Osmanlı tarihine ilgi duyduğunu söylüyor Aslı Eke, özellikle de hareme. Yaptığı okumalarda Kösem Sultan'ın adı satır aralarında geçiyor. Öyle tanışıyorlar. Eke, 'Zaten bu tür tesadüfler her yazı yazmaya başlamadan önce başıma gelir. Kafamda her şey belirsizken sokakta gördüğüm bir insan, gazetede okuduğum bir makale, bir filmde aniden beliren efekt bile bana ilham olur' diyor. Kösem Sultan'a kısa bir hikaye olarak başlıyor, sonra kendini durduramıyor. Kitabı çok satmadı ama ses getirdi, o bunu yaşına bağlıyor. Tanımadığı insanların onu okumasından büyük zevk aldığını belirtiyor. Kitabı yazdığı dönemlerde yani lise yıllarında arkadaşlarından farklı biri o. Yalnız kalmayı seviyor, okuyor, hikayeler kurguluyor. Ve karamsar, içine kapanık biri. Milan Kundera'yı seviyor, Oscar Wilde'ı, James Joyce'u, hatta Sartre'ı...
Bu yaz yeni bir romana başladı. Araştırmaları sırasında hayatının en duygusal dönemlerini geçirdiğini söylüyor, tabii kitabıyla ilgili kopya vermiyor. Yazı yazarken ritüelleri var. Kahve içmeden yazamıyor. Fonda mutlaka klasik müzik çalmalı. Odasının dağınıklığı da hoşuna gidiyor ve geceleri yazmayı tercih ediyor. ALINTI
















Sönen Hayatlar

Ben herkesin şu hayran olduğu İstanbul cehenneminde doğdum. Çok zordu hayat başlangıçta; ben üniversiteyi kazanana kadar. Sonra en yakın arkadaşım Zümrüt’le eve çıktık. Zümrüt’ün hali vakti iyiydi. En iyi kolejlerde okumuş en pahalı markalardan giyinmiş en lüks semtlerde oturmuştu. Ama akıllı kızdı da. Babası onu rakip firmanın ortağının oğluyla evlendirmek istediğinde kaçmıştık birlikte. Üniversite okuyacağım diye tutturunca ailesi evlilik işini askıya aldı. Okula yakın bir yerde harika bir daire tuttular kızlarına. Bir güzel de dayayıp döşediler. Biz de geçip oturduk. Yükseğim de dahil 6 sene boyunca birlikte yaşadık o evde Zümrütle. Çok tertipli düzenli de bir kızdı. Son sene Mehmet diye bir çocuğa gönül verince iyice hali hoş oldu. Sık sık buluşur, sabahlara kadar telefonda görüşür oldular.  Bense o taraklarda bezim olmadığını her fırsatta dile getirmeme rağmen Mehmet ile birlikte sürekli beni birileriyle tanıştırıyorlardı. Hepsiyle nezaketten konuşuyor, saçma esprilere gülüyordum. Vakit kaybıydı benim için. Tanıştığım insanları hemen unutuyordum. Zaten benim aklım hiçbirinde değildi.

Yüksek lisans diplomamı da aldıktan sonra, biraz da Zümrütlerin yardımıyla, çok büyük bir yayınevinde editör yardımcısı olarak işe başladım. Editör Aysel Hanım biraz çatlak bir kadındı. Neredeyse bütün işlerini ben yapıyordum. Editör sayılırdım. Zaten hızla beni editörlüğe yükselttiler. İşimle o kadar meşguldüm ki Zümrütlerle görüşemez, kendi evime dahi yatmadan yatmaya gider olmuştum. Öğünlerimi geçiştiriyor, işim gereği partilerden partilere gidiyordum. Hatırı sayılır bir miktarda param olmasına rağmen başımı kaşıyacak vaktim yoktu. Yine de mutluydum. Yalnızlığıma, işlerime, o keyifsiz partilere, sahte insanlara rağmen mutluydum. Çünkü hepsinin acısı ofisimde saatlerde çalışınca yerini tarif edilemez bir keyif ve mutluluğa bırakıyordu. Gün geçtikçe daha büyük evlere taşındım, daha lüks arabalar aldım, daha pahalı giyindim. Gerçi bunların hiçbiri beni ilgilendirmiyordu. Mutluluk bunlarla ölçülmezdi benim için. Sonra ne mi oldu?

Bir sabah Zümrüt telefon etti. Ağlıyordu. Mehmet ile evlenmek istediğini ailesine söylemiş ve ailesi de şiddetle karşı çıkmıştı. Babasının gözü rakip firmanın ortağının oğluyla o kadar çok dönmüştü ki… Zaten karanlık da bir adamdı.

Zümrüt daha fazla konuşamadı. Televizyonu açmamı söyledi. Ayda yılda bir açtığım o çok büyük, pahalı ama bir o kadar da değersiz kutuya baktığımda ağzım şaşkınlıkla açıldı. Mehmet’in evinde ölü bulunduğuyla ilgili bir haber vardı televizyonda. Bu kadarını tahmin etmezdim. Zümrüt’ün babasının bu kadar ileri gidebileceği aklımın köşesinden geçmezdi. Bu insanlık dışıydı.

Oysa Mehmet… O günahsız Mehmet. Zümrüt’ün gözlerinin içine bakardı hep. Her daim yanına oturur elini tutardı. Saygılı, kültürlü, okumuş, efendi bir çocuktu. Olan ona oldu. Dönmemek üzere gitti…

Kulağımda Zümrüt’ün ardı arkası kesilmez hıçkırıkları… Sürekli bana bu acıyla yaşamayacağını, bu vicdan azabıyla bir ömür geçiremeyeceğini, o gitmişken kendisinin burada kalmasının ona yapılmış bir saygısızlık olduğunu söylüyordu. Aniden, elveda dedi ve telefonu kapattı.

Anlamıştım. O da gidecekti Mehmet’in peşinden. Kendi canına kıyacaktı. O kadar acizdi ruhu. Ya da o kadar Mehmet’le doluydu ki yaptığının asillik olduğunu sanıyordu.

Ama ben arkadaşımı tanıyordum. Ne yapabileceğini tahmin ettim. Arabaya atladığım gibi cennete bakan pencereye gittim; Boğaz Köprüsüne... Ölmek için ne güzel bir yol ölürken bile cennet görünümlü cehenneme bakmak…

Koştum, koştum… Boğaz köprüsünün en güzel yerinde, güneşli bir ilkbahar gününde İstanbul’dan hayata veda etmek istemişti arkadaşım. Onu engellemeliydim. Onun yanında olmalıydım. O günleri birlikte aşmalıydık.

Onu gördüm. Şiddetli bir şekilde esen rüzgâr uzun siyah saçlarını karıştırıp zaman zaman yüzünü kapatmasına rağmen gözlerinden akan rimelleri, gözaltı morluklarını, bir gecede yirmi yıl yaşlanmış yüzünü görmemek imkânsızdı. Onu anlamak isterdim. Ama ben eksiktim. Hiç âşık olmamıştım ki…

“Elif” diye bağırdı bana, “Engel olma gideceğim.”

Elimi ona doğru uzattım. Baktı sadece. “Gitme” dedim. Ağlamaya başladı.

“Ruhum olmadan yaşayamam. O yoksa ben zaten ölmüşüm. Sadece bedenen buradayım. Bırak bedenim de bu dünyada fazlalık yapmasın. Aşkımla huzur bulayım.”

Gözlerim doldu sadece. Haklıydı belki. Bundan sonraki hayatı ona acı verecekti. Öyle bir ailesi varken. Kalsaydı ne olacaktı? Babasının istediği kişiyle, Sevinç Holding’in varisiyle yani çocuğun kendisi bile istemediği halde zorla Kenan Sevinç ile evlenecekti. Kenan Sevinç kötü birisi değildi. Zümrüt’ten birkaç yaş büyüktü. Sosyetenin gözde bekârlarından olduğu halde o da Zümrüt gibi babasının sadece piyonuydu. Daha küçükken kararlaştırılmış bir evliliğin vazgeçilmez elemanıydı ikisi de. Onunla evlenirse en güzel yalılarda oturacak, en pahalı yemekleri yiyip, en güzel giysileri giyecekti. Davetten davete koşacak ve babasının şirketleri birleştirme çabasında bir araç vazifesi görecekti. Belki çocukları olacaktı… İstemediği bir adamdan, istemediği şekillerde. Kenan iyi birisi olsa bile Mehmet değildi. Toprakla sevdalanan Mehmet…

Kalpsiz, vicdansız bir insan değildim. Zümrüt’ü ikna etmek için elimden geleni yaptım. Konuştum, anlattım. Kararından dönmedi. Gidecekti. Belki de en iyisi bu desem de insanlığıma yakıştıramıyor, vicdanıma sığdıramıyordum.

“Gidiyorum ben Elif. Yeniden yaşamaya gidiyorum. Emin ol ölmedim ben. Atladığımda yeniden dirileceğim. Mehmet’imin yanında huzur bulacağım, hayatıma yeniden kavuşacağım. Sakın itiraz etme, kendini suçlu hissetme. Nasılsa bir gün tekrar görüşmeyecek miyiz? O zamana kadar hoşça kal.”

Sarıldı bana sıkıca. Ne yapıyordum ki ben? Ona engel olmalıydım değil mi? Ama olmadım… Böyle istiyordu çünkü. Böyle mutlu olacaktı o. Yaşasaydı ölecekti. Öldüğü için yaşayacaktı şimdi.

Kollarını açtı sonsuzluğa… Son kez kucakladı İstanbul’unu. Geride bıraktığı 28 yılını kucakladı.

Atladı mutluluğa… Mehmet’inin bağrına atladı. Beyaz bir güvercin özgür kaldı sonunda.

Arkasından bakmadım elbet. Cani değildim ben. Telefon açtım. Polisi aradım. İsmimi vermeden ihbar ettim. Hızlıca eve gittim sonra. Gerisi karmaşa; muhabirler, kameralar, adli tıp, ekipler… Ne ağladım, ne güldüm. Ruhumda büyük bir boşluk, huzursuzluk patlak verene, yerini duygu karmaşasına, ağlama nöbetlerine bırakana kadar şokta olduğumu anlamadım. Bir kitapta okumuştum insanlar şoktayken böyle oluyormuş diye.

Sonra telefon çaldı. Cenazesi bulunmuş. Ailesi görmeyi reddettiği için kimlik tespiti için beni çağırdılar. Acı…

Büyük bir uyuşukluk, sanki tonlarca uyuşturucu almışım gibi… Şehrin üstüne gece çöken sis gibi bir pişmanlık sanki hiç engel olmamışım gibi… Büyük bir yalnızlık sanki hiç yalnız değilmişim gibi… Büyük bir kıskançlık ki; o en kötüsü. O büyük aşka duyulan kıskançlık bendeki.

Morga gittim sanki her gün morglarda geziyormuşum gibi. O olduğundan emindim çünkü gözümün önünde bir hayatın solmasına izin vermiştim. Belki de solan bir hayatın parlamasına…

Kendi iç çatışmamı bırakıp, morg görevlisinin açtığı çarşafın altındaki yüze baktım. Zümrüt, adı gibi zümrüt gözleri beyaz örtüyle kaplanmış, akan rimelleri temizlenmiş, hafif bir deniz kokusu taşıyordu üzerinde. İçimde kopan fırtınalar, hortumlar, çakan şimşekler hırçınlaştı. Hırçınlaştıkça kendimden soğudum. Tek bir şeyi görene kadar… Bembeyaz dudakları narin bir tebessümle kıvrılmış, huzurlu bir şekilde gülümsüyor adeta pişmanlık duymamamı, korkularımın aksine mutluluğa eriştiğini ispatlamaya çalışıyordu.

Hayatıma kaldığım yerden devam ettim. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. En yakın arkadaşım mutluydu. Uzaklarda sevdiceğiyle birlikteydi. Oysa ben?

Umutsuzluğum günden güne artıyor, ruhumun eksik kalan kısmı hiç dolmayacak diye endişeleniyordum.

Yayınevinin kuruluşunun yirmi beşinci yıl partisinde ilk defa gördüm onu. Uzaktan baktı bana önce. Anladım, o farklıydı. O da anlamıştı aramızdaki görünmez bağı. Birbirimizi yıllarca tanıyormuş da yüzlerimizi unutmuşuz gibi bakıştık sadece.

Sonraki birkaç gün yaşamıyordum sanki. Robot gibi işe gidip geliyordum. Yirmi yedinci doğum günümde onu tekrar gördüm ve emin oldum. Ben aşıktım ona. Aşık olmuştum. Çarpılmıştım resmen. Ben ben değildim. Aşk buydu biliyordum çünkü Zümrüt de böyle olmuştu Mehmet’i ilk gördüğünde.

Partinin birinde tekrar karşılaştık. Ve o melek, ağır adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Kahverengi gözleriyle gözlerimin ta içine baktı. Kalbime dokundu sanki. Ürperdim.

Elini uzattı. “Merhaba, Elif. Ben Kenan Sevinç!”

Tokalaşmak için elimi uzattım ben de. Ama biliyordum o melek, o aşık olduğum melek benim Azrail’imdi… 

Rana Demiriz