Monday, March 30, 2015

ACIYLA ARINMAK

Çağdaş edebiyatın en yetkin, ayrıksı yazarlarından biridir Chuck Palahniuk. “Görünmez Canavarlar”dan “Tekinsiz”e, “Dövüş Kulübü”nden “Tıkanma”ya tüm romanlarında modern zamanların bireyde var ettiği uyumsuzluklara en yetkin biçimde ses kazandırmayı bilmiş, parçalı ve yalın anlatımıyla mevcut tüketim kalıplarına, geçerli kültürel kodlara nihilistik bir karşı duruşu dillendirmiştir. Palahniuk’un imgesel evreninde, reel hayatın olmazsa olmazları olarak dayatılan yaşam tarzlarının hijyenik standartlarına sadakate yer yoktur. Tam tersine, toplumsal normların iğrençlik, çirkinlik, zayıflık olarak kategorize ettiği her şeyin son noktasına kadar sahiplenilmesi söz konusudur. Bu ‘pisliklerin’ içinde var olarak, bunlara bulanarak gelişecek özyıkım içeren bir sürecin sonrasında insanlarda gelişeceğine inanılan bir çeşit aydınlanma anına dönük inanç, Palahniuk’un tüm eserlerinin ortak noktasını teşkil eder.

Palahniuk’un yarattığı karakterler fiziksel acının, dibe vurmanın karşılarına çıkardığı yeni olasılıklar yoluyla kendi göbek bağlarını kendileri keserler ve tabir-i caizse yeni, kendilerine ait bir yaşamın rotasını çizerler. Bireyin kendisine dayatılan rolleri ve görevleri bir tarafa bırakarak kendisi olabilmesinin yolu kendi bedeninin ölümlü olduğunu, çeşit çeşit acıyı gönüllü olarak üstlenerek bilince çıkarmasıdır.Birey ancak bundan sonra, melankolik bir neşeyle yeryüzünde kendi kapladığı alanın farkına varacak; özyıkımından, toplumsal kuralları ihlâl edişinden yepyeni var olma, hayatta kalma hâlleri yaratabilecektir. Bu sürecin tinsel çilecilikle özdeşleşen pek çok ortak noktası mevcuttur. Ahir zaman peygamberlerine öykünen Palahniuk’un karşı-kahramanları acının, eziyetin, pisliğin en uç noktalarına doğru yol aldıkça olgunlaşır, güçlenirler. Hatta, bu eylemler vesilesiyle metaforik açıdan ölümsüzlük mertebesine, alternatif manada azizlik konumuna ulaşırlar. Her şeyin sonu, son noktası olarak belletilen kadim ölüm kavramı, Palahniuk’un karakterlerini korkudan titretemez. Onlar ölümün sınırına yaklaştıklarında, bu sınırları gönüllü biçimde ihlâl ettiklerinde hakikaten yaşadıklarını, aldıkları nefesin anlam kazandığını bilenlerdir. Bu nedenle, işkenceye denk, aklın alamayacağı her çeşit fiziksel acı testine de balıklama dalmaktan çekinmezler. Palahniuk’un evreninde aktif veya pasif yollardan ulaşılacak içsel veya dışsal her acı, kişinin özgürleşme serüvenindeki ilk adımı teşkil eder.

Türkiye’de yeni yayımlanan “Çarpışma Partisi” romanında da Chuck Palahnuik’un kendine has temaları misliyle mevcut. Günümüzün yaşayan en büyük yazarlarından biri olan Palahniuk, ütopik iyimserliklere mesafeli tavrıyla dünyanın olanca pisliğine bulanmaktan çekinmemeyi bireysel uyanışının vazgeçilmez güzergâhı olarak belirlemiş karakterlerinin hikâyesini anlatıyor yine. Hatta, “Çarpışma Partisi”ni üstadın başyapıtı “Dövüş Kulübü”nün otobanlarda, otomobiller içinde geçeni olarak da tarif edebiliriz. Toplumsal normların, kuralların gündelik yaşamı ikiye ayırdığı bir zaman ve bağlamda geçiyor “Çarpışma Partisi”. Öğğk Casey adlı kişinin, yani kuduz mikrobunu kendi bedeninde taşıyan, bulaşıcı hastalıklar tarihinin en dehşetengiz müsebbinin ölümünün ardından onu tanıyanların tanıklıklarının dökümünden mürekkep kitap. Öğğk Casey’in çocukluğundan ölümüne (veya doğum-ölüm- yeniden doğum döngüsüne) dair aile, arkadaş, tanıdıkların kişisel aktarımlarından kurulmuş “Çarpışma Partisi”nin anlatısı.

Öğğk Casey, taşrada bir çiftlikte geçen çocukluk yıllarının ardından yerleştiği büyük şehirde Çarpışma Partilerine dahil oluyor. Çocukluğu süresince vücudunun her yanını vahşi hayvanlara gönüllü olarak ısırtarak, onlardan kaptığı çeşit çeşit bulaşıcı hastalığı kendi bünyesine içkin kılan, böylelikle kendini sınayan, yaşadığını fark eden biri Öğğk Casey. Her gününü sanki gizli bir ajandası varmışçasına yaşayan, attığı her adımın kişisel kader yolculuğunu şekillendirdiğinin farkında küçük Casey. Casey’in yaydığı kuduz mikrobunun gerek doğduğu topraklarda, gerekse de gittiği büyük şehirde oynadığı alternatif bir rol var. Kuduz, geçerli toplumsal düzenin karşısında isyancı bir reddiye sembolü konumunda. Dolayısıyla kuduz, genel manada toplumsal bir histeriye neden olurken, Casey’in yakınları, dostları ne onun saçtığı kuduz mikrobundan, ne de üstünde taşıdığı tarantula vb. hayvanlardan rahatsızlar.

Casey, insanların toplumsal düzene uyum sağlayıp sağlamadıklarına göre Gececi ve Gündüzcü olarak kodlandıkları, işe yaramaz addedilen Gececilerin sadece geceleri, örnek vatandaş Gündüzcülerin sadece gündüzleri sokaklarda olabildiği şartlarda, Gececiler için var olan yaşam anlayışını topyekûn sarsacak bir silaha sahip. Onun yaydığı kuduz mikrobu, Salyalılar diye anılan hastalığı kapmış Gececiler için verili kuralları çiğnemenin vesilesi oluyor. Gündüzcüler önce, kendilerini tecrit ederek bu salgından kurtulacaklarını sanıyorlar ama, zamanla Salyalıların safları Gündüzcülerle de dolmaya başlıyor. Kuduz salgını Gececilerden başlayıp tüm toplumu sarıyor, özenle çizilmiş kurallar, sınırlar, yasaklar anlamlarını kaybediyor. Kuduz, dışlanmış bireylerin ölümcül, dehşet içeren ve saikleri belirsiz bir başkaldırısına vesile oluyor.

Böylece, parlak ışıkların, kutsanmış kodların arkasına gizlenmiş atıklar, pislikler yeryüzüne akın ediyor ve kendi varlıklarını görünür kılıyorlar. Kitaba ismini veren Çarpışma Partileri de, belli ritüeller çerçevesinde geceleri arabalarıyla birbirlerine çarpan takımların faaliyetlerinin adı. Öğğk Casey, şehre adımını attığı anda Talihsiz Echo, Vurucu Dunyun, Zavallı Nelson, Yeşil Taylor gibi parti üyeleriyle tanışıyor ve içlerine karışıyor. Çarpışma Partileri’nin kerhen izin verilmiş alt-kültürel etkinlikleri Casey’in ‘kuduzuyla’ birleştiğinde yıkıcı bir içerik kazanıyor. Bu yolla oluşan dinamiği kimilerine göre fazlasıyla dehşet verici, sakınımsız bir dille aktarıyor Palahniuk. Hikâyesini muazzam bir üslupla serimlerken okuyucuyu yeraltının olanca kirine, pasına bulamayı da ihmal etmiyor tabii. Palahniuk, bu tür bilinçli seçimler üzerinden geliştirdiği kurgusunun yanında, olağanüstü bir ritim ve akıcılığa sahip olmayı da ustaca beceriyor, bataklıkta açan çiçekler misali şiirsel bir zarafeti de barındırıyor “Çarpışma Partisi”.

Ölüm, diriliş, tanrılaşmaya öykünme gibi alt temaları ironik, ironik olduğu kadar -alttan alta- hüzünlü bir çaresizliği de duyumsatarak hikâyesine oya gibi işliyor Palahniuk. Her satırı, her metaforu, her olay örgüsüyle okuyanları kendine hayran bırakıyor, dilindeki tatlı zehirle büyülüyor. “Çarpışma Partisi”nde de, her romanında olduğu gibi, zaman geçtikçe kaybolan, irademize rağmen elimizden kayıp giden hayatlarımıza dair öfkeli bir ağıtın uzaktan uzağa yankısını duyumsuyoruz.
“Çarpışma Partisi”ni babası Fred Leander Palahniuk’a adamış Chuck Palahniuk. Romanın mevzusunu ve Chuck Palahniuk’un babasının meşum öyküsünü bilenleri pek de şaşırtmayacaktır bu durum. Bilmeyenler için ise kısaca hatırlatalım: Chuck’ın annesiyle ayrıldıktan sonra baba Palahniuk, gazete ilanı vasıtasıyla bir kadınla tanışır ve ilişki kurar. Bu durumu öğrenen kadının eski kocası Fred Palahniuk’u silahla vurarak öldürür, sonra da cesedini yakar. Bu anekdot üzerinden altını özenle çizmek istiyoruz ki; Chuck Palahniuk, romanlarında yarattığı dünyalara, ilişkilere, kopukluklara ticari istismar gayesiyle yaklaşan yazarlardan biri kesinlikle değil. Bahsettiklerinin, mevzu ettiklerinin tinsel enerjisini, gel-gitlerini ruhunda hissettiği, söz konusu deneyimlere, acılara çok da uzak olmadığı, onun romanlarını objektif gözle okuyan her okuyucu için açık bir gerçek.

“Çarpışma Partisi”, üstadın ihmale gelmez eserlerinden biri. Hayal gücünü ve cesaretini kuşanan her okur, Chuck Palahniuk’un görünmez kılınanlara, kurumsal kültürün marjlara itelediklerine; çukurların ve lağımların rengini, özyıkıma dayalı nihilizmi, neşeli bir vurdumduymazlıkla bezeli melankoliyi içeren bir dili bahşeden romanlarına sarılmalı. “Çarpışma Partisi” de onların en ‘eğlenceli’ olanlarından biri.