Thursday, October 25, 2012

O”nun evinden anılar: FYODOR DOSTOYEVSKİ (1821-1881)



Hayatı...
Fyodor Dostoyevski 30 Ekim 1821 de Moskova’da dünyaya geldi.Annesi varlıklı sayılabilecek bir tüccarın kızı, babası ise yoksullar hastanesinde görev yapan askeri bir doktordu. 1812’ de Napolyon’a karşı savaşan Rus askerlerinin yaralarını sarmış olan babası, karısına eziyet çektiren, çocuklarının mum gibi durmasını isteyen,dediğim dedik, sert ve aksi bir adamdı. Annesi ise babasının aksine hisli ve sakin bir kadındı.
Varlıklı sayılabilecek bir büyükbabaya, evlenirken hatırı sayılır bir drahomayla gelen anneye rağmen Dostoyevski’nin ailesi asla sıkıntıdan kurtulamamışlardır. Öyle ki babasının hizmet gördüğü yoksullar hastanesinin avlusundaki bir evceğize sığındıkları halde yinede kıt kanaat yaşıyor, yoksulluk içinde yüzüyorlardı.
Ailenin ikinci erkek çocuğu Dostoyevski, dış dünya ile ilişiği kesilmiş bir halde arkadaşsız, tecrübesiz ve hürriyetsiz büyüyordu. İlk eğitimini ailesinden almış, babasından Fransızca ve Latince öğrenmişti. Asosyal yaşantısı ve baba baskısına rağmen hiçte pısırık, çekingen, melek huylu bir çocuk değildi. Evde iskambil oynarken hileye kaçmasını biliyor, babasının yasak etmesine rağmen koğuş hastalarıyla konuşmaktan çekinmiyordu.
Babasının bütün aksiliğine ve kötü huyluluğuna rağmen Dostoyevski’yi dayak cezası uygulandığı için, okula yazdırmak istemeyişi ve bunun yerine özel bir öğrenci yurduna yerleştirişi garip ama gerçektir. Genç Dostoyevski yerleştirilmiş olduğu özel öğrenci yurdunda hem yurdun şartlarına alışmaya çalışıyor, hem derslerine yetişiyor, hem de harıl harıl Walter Scott’u, Dickens’i, George Sand’ı, Hugo’yu ve Puşkin’i okuyordu.
Dostoyevski’nin yurt hayatı tam bir alışkanlığa dönüşeceği sırada, 1837 şubatında, otuz yedi yaşındaki annesinin veremden öldüğü haberi aldı. Bu haber Dostoyevski’yi âdeta yıkmış, ne yapacağını bilemez hale getirmişti. Çünkü annesi olmadan babasının ailelerini bir arada tutabilecek özveriyi gösterebileceğinden kuşkuluydu. Korktuğu da kısa sürede başına geldi. Karısını kaybeden babasının kendisini ve ağabeyini Petersburg’taki Askeri İstihkam Okulu’na yazdırma kararını çaresizce kâbul etmek zorunda kaldı.Oysa ki daha o zamanlarda bile edebiyata ve yazmaya olan düşkünlüğünü keşfetmiş, yüreğini, aklını disiplin altına sokacak hiçbir mesleği gözü görmüyordu.
Bütün bunlara rağmen babasının kararını uygulayacak ve 1843 yılında okulunu başarıyla bitirecekti. O yıllarda Dostoyevski’yle birlikte okuyan arkadaşlarının yanında ise sessizliği ile anılacaktı. Okulun bitmesinin hemen ardından asteğmen rütbesiyle Petersburg’daki İstihkam Müdürlüğü Hizmetine’ giren Dostoyevski , bu sırada babasını da yitirmişti. Kendi toprak köylüleri tarafından öldürülen babasının ölümü de onu etkilemiş, yaş***ı boyunca çevresinde kaba, alkolik, zalim biri olarak tanınan babasının ölümünü bu nedenlere bağlı haklı bir ölüm olarak düşünmüştür.
Yoksulluk,annesinin ölümü, yatılı okullar, kaba, alkolik, zalim ve kendi toprak köylüleri tarafından öldürülmüş bir baba, bu ve buna benzer olaylar karşısında sağlığını iyiden iyiye yitiren Dostoyevski ilk sara krizlerini yaşamaya başlamış ve ölümüne kadar bu sara nöbetlerinin ne zaman geleceğine dair sıkıntıyı bütün ruhunda duyumsamıştır.
Askeri mühendis olarak girdiği İstihkam Müdürlüğü’nde bir yıl bile kalmadan istifa eden Dostoyevski ilk eserini, ‘İnsacıklar’ ı yazmaya koyuldu.Tamamlanan eserin el yazması müsveddelerini okuyan şair Nekrasof, devrin ünlü edebiyat eleştirmeni Belinski’ye koşarak: “Yeni bir Gogol doğdu” müjdesiyle eseri Rus Sainte-Beuve’üne sundu. Yazarın toplum meseleleriyle ilgilenmesi gerektiği fikrini savunan Belinski, kendi görüşüne uygun bir eserle karşılaştığı için ‘ İnsancıklar’ ı övdü. Belinski kendi görüşüyle örtüşen bu eseri için coşkuyla “Toplumcu romanın bizde ilk örneğidir bu” diyordu.
1846 yılı başında ‘İnsancıklar’ kitap haline gelirken, edebi çevreler tarafından kâbul görmenin verdiği özgüvenle Dostoyevski yeni bir roman yazmaya başlamıştı. Romanın konusu ise benliğin ikiye ayrılışıydı. Roman ‘Öteki’ adını taşıyordu. Bu romanda işlemiş olduğu ikilik kavramı Dostoyevski’nin bütün hayatı boyunca üzerinde duracağı temel tema olacaktı.
Ancak yayımlanan roman edebi çevrelerce ‘İnsancıklar’ ın aksine övgüyle değil, tepkiyle karşılandı. Hattâ, bir çok eleştirmene göre Dostoyevski’nin bu romanı ünlü Rus yazarı Gogol’un ‘Burun’ adlı romanını taklit eden bir kitaptı. Bu tepkiler karşısında şaşkına dönen Dostoyevski bu defada ‘ Bay Proharçin’ adlı eserini yayınladı. Maalesef bu eserde edebi çevrelerin ‘Öteki’ adlı romana duyduğu öfkeyi dindiremedi ve Dostoyevski genç yaşında elde etmiş olduğu ünden, elit edebi çevreden, hattâ bir çok dosttan bir süreliğine ayrılmak zorunda kaldı.
O zaman ki edebi çevreler yazarlardan toplum meseleleriyle dolu gerçekçi hikayeler bekliyor ,düşle gerçek arasında bocalayan yapıtlara ateş püskürüyorlardı. Bu nedenle Dostoyevski’nin düşüş dönemindeki son çırpınışları olarak görülebilecek Netoçka Nezvanova ile Ev Sahibesi adlı eserleri edebi çevrelerce yine yerden yere vuruldu. Dostoyevski’nin son eserleri karşısında onun en büyük destekçisi olan Belinski bile çılgına dönmüş, ona olan bütün desteğini çekerek, bir zamanlar Dostoyevski’yi yüceltmek üzere başlattığı sohbetlerinin yeni konusunu ‘Dostoyevski’yle dalga geçmek, aşağılamak’ olarak belirlemişti.
Yüksek edebi çevre tarafından dışlanan Dostoyevski bundan sonra tabir yerindeyse ‘yeraltına’ çekildi. Çünkü bazı fikirlerin yayılması için yeraltından daha uygun bir sığınak bulunamazdı. O zamanki Rusya’da eli kalem tutanlar iki fikir etrafında toplanmıştı. Batıcılar, geri bir memleket olan Rusya’nın Avrupa ülkelerini örnek tutan esaslı bir devrimle kalkınabileceğini inanıyor, .Slavcılar ise, Büyük Petro rejiminin Avrupa’dan kabataslak kopya edildiğini, Petro’dan önceki slav ruhuna ruhuna dönmek gerektiğini ileri sürüyorlardı. Her iki tarafı da günden güne daha sert tartışmalara sürükleyen fikirlerini yayma isteği öyle bir hal aldı ki Çar I.Nikola için duruma müdahale etme zamanı gelmişti. Çar, ve onun emrinde toplanan özel polis kuvveti bütün konuşmalardan haberdardı. Anlayacağınız gizli fikirlerin yayılmasında en güvenli sığınak olarak görülen yeraltından yerüstüne Çar’ın dahi duyacağı fısıltılar sızmıştı.Sonuç olarak yazarların hepsi gözaltına alındı.
Ancak, bütün baskı ve tutuklamalara rağmen yanardağ yaradılışlı Dostoyevski bu kaynaşmanın dışında asla kalamazdı.İhtilalci gruplardan birine başkanlık eden Petraşevki ile 1846 da tanışınca grubun toplantılarına devam etmeye başladı. Bu yeraltı toplantılarının da yerüstünden duyulması üzerine I. Nikola’nın emri ile Petraşevski grubu üyeleri 22 Nisan 1849’da tutuklanarak hapse atıldı. İhtilalciler beş ay boyunca yargılandı. Yargılama sonucunda ortaya çıkan sonuç zanlıların masumiyetiydi. Ancak bu masumiyet kararının doğru bir karar olmadığına inanan Dahiliye nazırı davaya tekrar bakılmasını istedi. Yeniden yargılama sonunda ise suçluların idamına karar verildi. Çar I.Nikola döneminde ölüme mâhkum olmanın ölmenin ta kendisi olduğunu bilen Dostoyevski ve diğer ihtilalciler için artık hiçbir yaşama şansı kalmamıştı.
22 aralık 1849 sabahı mâhkumlar idam edilecekleri meydana götürüldü. Çar, bir yönetmen titizliğiyle , yaşanacak olan dramı, en küçük ayrıntısına kadar tespit etmişti. Çar, bu yaptığı ile âdeta ölümün soğukluğu karşısında bu mâhkumların ne derece küçüleceğini, fikirlerine ne derece sahip çıkacaklarını görmek istiyordu. Ve şimdi bu büyük oyunu sahneye koyma zamanıydı. Yirmi yedi yaşındaki Dostoyevski ve arkadaşları gözleri kapatılarak kazıklara bağlandı. Ölüm tamburu vurulurken, infazı gerçekleştirecek olan askerler tüfeklerini dolduruyorlardı. Hayatla ölüm arasında kıl kadar ince bir çizgi kalmıştı. Nihayet bu tüyler ürpertici oyuna bir son verilip af kararı okundu. Bu olayın Dostoyevski üzerinde bıraktığı etki kendisi tarafından bir çok yerde dile getirilecek, hattâ eserlerinde yer alacaktır. Ancak bütün bunların bile yaşanan sahne karşısında duyulan gerçek hislerin tercümanı olduğunu iddia etmek imkânsızdır.
Çar I.Nikola’nın senaryosunu yazıp, sahneye koyduğu ‘Sahte İnfaz’ oyununun hemen ardından Dostoyevski, “canice niyetler beslediği, edebiyatçı Belinski’nin Ortodoks kilisesi ile Devlet otoritesine karşı hakaret dolu mektubunu yaydığı için dört yıl kürek cezasına ve altı yıl da er rütbesiyle seferi orduda hizmete” mâhkum edildi.
1854 yılının Şubat ayında Dostoyevski’nin kürek cezası sona erince, er rütbesiyle Sibirya’nın uzak bir köşesinde bulunan Semipalatinsk kasabasında ordu hizmetine verildi. Aradan bir yıl geçmemiştir ki , yirmi iki yaşındaki Baron Vrangel savcı göreviyle kasabaya gelip yerleşmişti. Baron Vrangel’in kasabaya gelirken beraberinde getirdiği kitap ve mektup Dostoyevski ve Baron Vrangel arasında sarsılmaz bir dostluk kurulmasına neden oldu. Çünkü, Baron Vrangel’in beraberinde getirdiği kitap ve mektubun sahibi Dostoyevski’den başkası değildi. Bunları gönderen ise kardeşi Mihael Dostoyevski’ydi. Bu dostluk Dostoyevski’nin sürgün olarak yaşamak zorunda kaldığı kasaba da bütün kapıların kendisine sevgi ve samimiyetle açılmasını sağladı.
Kasabanın Dostoyevski’ye açılan kapıları arasında birde evlilik kapısı bulunuyordu. Bir süre sonra annesi gibi verem hastalığı bulunan bir Maria Dimitrievna ile evlenmiş ve erlikten, asteğmenliğe yükselmişti. Kasabaya alışmış, hattâ bu sürgün yerini sevmeye bile başlamıştı, ancak ne zaman kendi başına kalsa Petersburg’ a duyduğu özlem ruhundan gözlerine, yüreğine fırlıyordu. Eserler tasarlamayı da bırakmış değildi. Sürgüne giderken kardeşi Mihail Dostoyevski’ye devrettiği müsveddeleri arasındaki ‘Küçük Kahraman’ adlı eserinin ağabeyi tarafından mahlasla 1857 yılının Ağustos ayında bir dergide yayınlatılması edebi başarıyı erken yaşlarda yakalayan Dostoyevski’yi bile inanılmaz sevindirmişti. Ancak, bir şeyler değişmişti, hattâ çok şey değişmişti, kendisine sürgün gelen yıllar, Rusya’da günlük hayatın gelişmesini, değişmesini ifade ediyordu. Acı gerçek buydu. Bu nedenle Dostoyevski’nin büyük umutlarla yayınladığı ‘Amcanın Rüyası’ ile ‘Stepançikova Köyü Hikâyeleri’ ne eleştirmenlerin, ne de okuyucuların dikkatini çekmedi. İtiraf etmek zordu, ancak Dostoyevski adı doğduğu topraklarda unutulmuştu bile.
1859 yılında Rusya’ya dönmek için yaptığı teşebbüslerin başarıyla sonuçlanması ile birlikte karısı Maria Dimitrievna ile başkente yerleşti. Daha öncede savaşçı kişiliğinin ipuçlarını verdiğimiz Dostoyevski’nin başkente gelişi sonrası sürgünün verdiği yorgunluk ve ‘İnsancıklar’ sonrası yayınladığı bir çok eserinde yaşadığı hâyâl kırıklığı nedeniyle köşesine çekileceği düşünülemezdi bile. Öyle de yaptı, asla köşesine çekilmedi, ilk iş olarak kardeşi Mihail Dostoyevski ile birlikte aylık olarak yayınlanan Vremya (Vakit) adlı dergiyi çıkarmaya başladı. Bu dergi yıllarını sürgünde geçirmiş okumaya ve yazmaya susamış bir deha için bulunmaz bir fırsattı. Dostoyevski’de bu fırsatı değerlendirmek için elinden geleni yapmaya çalıştı, hem derginin sürekli başa bela idarî ve malî işleriyle uğraşıyor, hem yaş***ının kötü yazgısı olan sara nöbetleriyle cebelleşiyor, hem de sürekli, bıkıp usanmadan yazıyordu. 1861 yılında Vremya’da Dostoyevski’nin azim ve kararlılık sonrası ortaya çıkardığı ilk eserinin tefrikasına başlanmıştı. Bu eserin adı ‘Ezilenler’ di. Bu ilk adım bile göz kamaştırıcıydı, ancak aynı yıl biten ve kitaplaşan ‘Ölü Evinden Anılar’ adlı eseriyle Dostoyevski uzun süre önce istemeye istemeye ayrılmak zorunda kaldığı ününe ve büyük ismine kavuşmuştu. ‘Ölü Evinden Anılar’ Sibirya’da yaşanan sürgün hayatını anlatıyor, bir başka deyişle Dostoyevski’nin kendi gerçeğini anlatıyordu. ‘Ölü Evinden Anılar’ ın bütün Rusya’da büyük heyecan yarattığı doğruydu, ancak öyle bir doğru daha vardı ki, Çar’lar yönünden hiçte şansı olmayan Dostoyevski’nin eserini okuyan Çar II. Aleksandr’ın bile gözyaşları içinde kalmasıydı. Eserin temelini teşkil eden kaybedilen özgürlük teması, özgürlük peşinde koşan Rus aydınları tarafından büyük övgü ile karşılandı. Bu eser sonrası Dostoyevski eskiden yaş***ış olduğu ancak kısa süren parlak günlerine geri dönmüştü. Aranan, istenen, saygı duyulan bir yazardı. Kaybedilmişti, unutulmuştu, ama sorun değildi, bulunmuştu ya, önemli olan buydu. Dostoyevski’nin kaderi olsa gerek, parlak günlere, pohpohlanmaya karşı kendi bünyesinde gelişen garip bir sakarlığı vardı. Öyle olmasa 1864 yılında ‘Yeraltından Notlar’ adlı, içerisinde bol bol sosyalist aydınların hicvedildiği eseri yayınlamaz, böylelikle hiçbiri estetik olmayan, politik nefretle beslenmiş eleştiriler yağmuru altında kalmazdı. Ama dedik ya, Dostoyevski bu, yanardağ yaradılışlı bir garip adam... Oysa, “Yer Altından Notlar” , çaresiz insanın hayat karşısında tutunamamasının, ruhsal olarak yaralanmasının, varoluşunu dünyaya haykırmak isterken giderek kabuğuna çekilmesinin hikâyesidir. Dostovyevski’nin daha sonra işleyeceği birçok felsefi ve ahlaki problem, bu romanla başlamıştır.
Annesinin, babasının, hattâ kendinin bile bir anlamda yaş***ış olduğu ölüme tanıklık eden Dostoyevski için 1864 yılının Nisan ayında ölen karısının ve aynı yılın Temmuz ayında ölen kardeşinin ölümleri sonsuz bir acıdan ziyade doğumla başlamış bir yalnızlığın tekrarı niteliğindeydi. Evet, yine yalnız kalmıştı, . Vremya’da da işler yolunda gitmiyor kardeşinden kalan yüklü borç yüzünden oldukça zor günler geçiriyordu. Çalışıyor, çalışıyor, çalışıyordu...Bazı zamanlar bu çalışma temposunun on sekiz saati aştığı anlar oluyordu.
Bu dönemde filmlere dahi konu olan inanılmaz çarpıklıklar âdeta yaş***ının bir parçası olmuştu. Taahhüt üzerine eserlerini yazıyordu. Evet, yanlış anlamadınız, Dostoyevski kitapçısı Stellovski’ye peşin para karşılığında yazmayı taahhüt ettiği eserlerini isteyerek, duyumsayarak değil, aceleyle, yetiştirme kaygısı ile kâleme alıyordu. Haklıydı da, eğer taahhüt ettiği zaman içinde eserlerini tamamlayamazsa yazmış olduğu ve yazacağı bütün eserlerin telif hakkını kaybedecekti. Bu kaygıyla ortaya çıkan eserlerinin 1866 yılında yayınlanan ilk büyük romanı ‘Suç ve Ceza’ ve aynı yıl yayınlanan ‘Kumarbaz’ olması insan üzerinde ne büyük bir etki uyandırmaktadır. Kanımca, bu eserlerin ortaya koyduğu edebi zevkin yanı sıra, dehanın hiçbir ortamda ışığını kaybetmeyeceği gerçeğini de Dostoyevski’yle bütünleşmiş bu haliyle asla unutmamalıyız. Ayrıca özel olarak teşekkürler taahhütlerin yılmaz bekçisi Stellovski...
Dostoyevski’nin kaygı dolu bu yılları yalnızca hızlı yazılmış eserlerini ortaya çıkarmadı, ikinci bir meyvesini Anna Grigorievna ile verdi. Eserlerini vaktinde bitirebilmek için bir dostunun tavsiyesiyle katibe olarak işe aldığı, yirmi yaşlarında bir kız olan Anna Grigorievna’yla önce dostluğa, sonra ise aralarında büyük yaş farkı olmasına rağmen evliliğe yelken açmıştı. Bu evlilik 1867 yılının Şubat ayında gerçekleşecek ve bu tarihten sonra Anna Grigorievna , Dostoyevski’nin yaş***ında yalnızca bir eş olarak değil, onun derbeder hayatını düzenleyen, alacaklılarıyla çekişen, eserlerinin basımıyla uğraşan vefa yüklü bir şahsiyet olarak tarih karşısında yerini alacaktı.
Dostoyevski’de asla Anna Grigorievna’nın bu olağanüstü sevgisine kayıtsız kalmadı. Bu nedenledir ki yasaklanan dergilerinin mücadelesini vermeden, söylenecek sözleri bitmemişken, çok sevdiği vatanını terk etmek zorunda kaldı. Vatanında kalmış olsa belki de kendisini tutuklayacaklardı, sonra, sonrasında ya kürek cezası, ya da sürgün, oysa Dostoyevski için vatanından kopup Avrupa’ya gitmekte bir bakıma kürek cezası, sürgün değil miydi?
Bazı insanlar sıkıldıkları, kendilerini mutsuz hissettikleri anlarda bu ruh hallerinin üzerine gitmek yerine onu bambaşka bir uğraşla unutmaya, tabir yerindeyse halının altına süpürmeye çalışırlar. Dostoyevski’de Avrupa’da yaşadığı mutsuzluğu unutmak için kumar tutkusunu hortlatmayı yeğledi. Neredeyse bütün zamanını kumarhanelerde geçirerek elinde bulunan kısıtlı parasını da kaybetti. Bütün bunların üzerine yaşanan tarifsiz sıkıntıların yeni bir acıyla son noktaya ulaşması da gecikmedi. Üç çocuğu bulunan Dostoyevski ülkesine dönmeden önce çocuklarından bir tanesinin ölümüyle, yaş***ı boyunca alışkını olduğu çevresinden birilerini kaybetme duygusunu bu defa daha derinden yaş***ış oldu. Ancak unutulmaması gereken bir noktada Dostoyevski’nin kronikleşmiş kumar tutkusunun, sefaletinin, acılarının yanında yine Avrupa’da tamamladığı ‘Budala’, ‘Ebedi koca’, ‘Ecinniler’ adlı eserleridir.
Bu acı olaydan bir süre sonra ülkesine dönen Dostoyevski ülkesinde şaşırtıcı bir teklifle karşılaştı. En guzel yıllarını fikirleri yüzünden çalan, onu küreğe, sürgüne mâhkum eden Çar’lık kurumu, bir başka Çar’ın çocuklarına öğretmen olmasını, yani fikirlerini, düşüncesini geleceğin Çar’larına aktarmasını istiyordu. Bu teklif belki de Dostoyevski’yi bile hayrete düşürecek ikilik örneğiydi.
Bu arada Dostoyevski yazmaya devam ediyordu. Çevresinde olup biten her şeye rağmen yazmak... Bu onun sığınılacak tek limanıydı. Yaşadığı onca sıkıntı ve acıya rağmen üretmeyi, herkese yönelik eserler bırakmayı asla terk etmemiştir. Sayısız badire ve kayıplar onu çökertmemiş, hayattan kopartmamıştır. Bunun en iyi örneği de 1879 yılında şaheseri denebilecek bir eseri olan “Karamazov Kardeşler” i kendi ülkesinde tamamlamasıdır.
Ve her şeyin bir sonu vardır. Yazar Dostoyevski için geride bıraktığı eserler göz önünde bulundurularak ölüme bir son demek yanlış bir ifade olabilir, ancak insan Dostoyevski için ölüm her insanda olduğu gibi gerçektir. Dostoyevski 1881 yılının Ocak ayında yaşı boyunca kendisini yalnızlığa sürükleyen akrabalarının tazelediği bir miras meselesi nedeniyle sinirleri son derece yıprağından şiddetli bir akciğer kanamasıyla yatağa düştü ve 28 Ocak’ta, altmış yaşındayken hayata gözlerini yumdu. 31 Ocak’ta yapılan cenaze töreninde otuz bin kişilik bir kalabalık hazır bulundu....
Ne diyelim, hemen hepsi birer edebi şaheser niteliğinde bulunan bütün eserlerine rağmen, siyasi eğilimleri nedeniyle “söylem” dışı kalan, ancak ölümünden kısa bir süre önce Puşkin’in ölüm yıldönümünde yaptığı parlak konuşmayla iade-i itibar görebilen, devlet tarafından tehlikeli, aydınlar tarafından gerici bulunan Dostoyevski, hiç değilse-cenaze merasiminde yalnız kalmamıştır...!