Tuesday, October 23, 2012

Enigma üzerine: Delilik üstü edebiyat

Enigma, bol edebiyat, bol aşk ve bol delilik armağan ediyor sizlere. “Normal” olanın dışına çıkmanın vakti diyorsanız ve edebi tutkularınızın sizi yönlendirmesine şimdiden hazırsanız bu kitaba bir göz atmanızda fayda var.

Edebiyat sevgisi marazi takıntıların da bir bütünü aslında. Müziğin rengini göremeyen niceleri vardır kim bilir, üstelik kör bile değilken. Sessizliği duyamayanlar içinde ya da gölgesini çoktan yitirmişler. Bir nevi deliler, bir nevi başka bir dünyadan bize bakanlar.
Antoni Casas Ros delilere özel kurgusuyla bir roman yazmış ki akıl alır gibi değil söyleyeyim. Zaten delilerin de aklı alıp kullanmasını pek beklemiyoruz, en azından ben kendi açımdan bir deliden aklı başında hiçbir hareket beklemiyorum. Şaka bir yana sizi cidden zorlayacak ama bir o kadar da içine alacak bir romana ihtiyacınız varsa bu günlerde, Enigma’yı kaçırmayın derim. Bir romanı okumaya başladığınızda kurgudaki karakterleri de tek tek yudumlarsınız. Önce küçük bir yudum aldırır yazar size. Tadına baktırır karakterin ve diğerine geçer. Sonra bir diğeri ve öteki. Yavaş yavaş sizi kurgunun içine doğru çekerken karakterlerin yapısıyla ilgili de ipuçları verir. Sayfalar ilerledikçe siz karakterlerle bütünleşmeye başlar, kimi zaman onlardan birinin yerine bile koyarsınız kendinizi.
Antoni Casas Ros bir kokteyl hazırlamış karakterlerden. Birini diğerinden ayıramıyorsunuz. Ama bu karmaşıklıklarından değil de bütünleşik oluşlarından kaynaklanıyor. Başlıklar halinde her bir karakterin gözüyle giriyorsunuz konuya. Önce birinin, sonra diğerinin gözünden kimi zaman aynı zaman dilimine kimi zaman da ilerleyen zaman dilimine varıyorsunuz.
Önce Joaquim’le başlıyor romanın kurgusu, sonra Naoki’den bir yudum alıyorsunuz. Sonra Ricardo’dan ve Zoé’den. Edebiyat tutkunu bu dört insanı tesadüfler bir araya getirmiyor. Bilakis yolları birkaç nedenle kesişiyor. Hesabı kapatılamamış geçmişleri, edebiyat sevdaları, mutsuzlukları ve yalnızlıkları onlara yol gösteriyor. Hepsinin ruhunda onulmaz sandıkları yaralar var. Kaçmaya çalıştıkları gerçekler ve yüzleşemedikleri sorunlar. Üniversitede edebiyat profesörü olarak çalışan Joaquim, fiziksel olarak duyduğu ezikliğin yanı sıra, roman yazamamanın, yazdıklarını yayınlatamamanın bunalımını yaşıyor. Okuduğu hemen her kitabın sonunun tekrar yazılması gerektiğini düşünecek kadar öfkeleniyor kurgularına ve eline fırsat geçerse kitapları parçalıyor. Naoki, on beş yaşlarında başından geçen bir travmanın etkilerini üzerinden atamamış genç bir kadın. Hayatındaki en belirgin iz, sessizlik. Ricardo ise karanlık bir adam. Kötü işler yapıyor ve harikulade şiirler yazıyor, kimi zaman kendini Tanrısallaştıracak kadar da züppe. Zoé genç bir üniversite öğrencisi. En büyük hayali roman yazmak. Tüm karakterler sıkıntılarını Enigma kelimesi üzerinden tanımlıyorlar. Enigma Sendromu, Enigma Çeşitlemeleri gibi.
Joaquim öğrencisi Zoé’ye deliler gibi âşık. Ancak bunu ne belli edebiliyor ne de söyleyebiliyor. Dolayısıyla iki karakterin birbiriyle bir tanışıklığı var. İlerleyen sayfalarda Naoki ve Zoé’nin bir sahilde gözyaşları içinde karşılaşmalarına şahit oluyorsunuz. O dakikadan itibaren de ipleri yazar sizin elinizden alıyor. Joaquim Zoé’nin, Naoki Zoé’nin, Ricardo Naoki’nin peşinde. Ama size bir hayli ilginç gelecek bir aşk dörtlemesine hazır olmanızı tavsiye ederim. Hiç beklemediğiniz kadar ruhları serbest bırakılacak bu dört insan sizi kitabın sonuna kadar şaşırtmaya devam edecek.
Öncelikle kitaptaki duygu yoğunluğundan söz etmeliyim size. Hangi ruh halindelerse mesela öfkeli, mesela umutsuz, mesela mutlu ya da âşık. Öyle yoğun ve limitsiz olarak o duygunun akışına izin veriliyor ki, bu da sınırları, cinsiyeti ortadan kaldırıyor. İnsanın ruhunun dizginlerini bırakması nasıl bir yaşama yol açardı bir düşünmenizi isterim. Kötü mü olurdu yoksa iyi mi? Cinsiyetsiz varlıklar olsaydık yani kadın ve erkek olma fikrini aşsaydık nasıl bir toplum olurduk bir düşünün. Size iyi ya da kötü demeye hakkım olduğunu düşünmüyorum. Ama toplumsal normların bireylerin yaşamlarını kısıtladığı gerçeğini de sizlere hatırlatmama gerek var mı diye de düşünmeden edemiyorum.
Evet kitabın arka kapağında yazıldığı gibi bir hayli büyük de bir maceranın içine atılıyor bu dört arkadaş. Sonlarını beğenmedikleri romanları tekrar basıp gizlice kitapçılara sokuyorlar. Kıyamet de kopuyor hani. Düşünsenize, bir yazarsınız ve romanınızın sonunu birileri değiştirip tekrar basıvermiş. Bana hem gülerim, hem de sinirlenirim gibi geliyor. Ama sonra korsan baskılarda bir bölümü yayınlanmayan, sonu olmayan, eksik gedik kitapların olduğu geliyor aklıma ve romandaki çılgınlarla karşılaştırmadan edemiyorum.
Edebiyat aşkıyla yaptıkları ve niyetleri ne olursa olsun değiştirmeye çalıştıkları sonlar. Belki hayatlarının sonları gibi. Geri kalan hayatımızın senaryosunu değiştirme gücümüz gibi. Hem korkutucu hem de fazlasıyla anarşik. Romandaki bu anarşik, yıkıcı itkinin adı Bartleby ve Şürekası Kitapçısı.
Yazar bizi aslında roman boyunca yapmaya çalıştığı gibi kocaman bir boşlukla baş başa bırakıyor final bölümünde. Kurgu mu yaşananlar, hangisi gerçekti ve karakterlerin her biri ne demek istemişti. Umarım Sel Yayıncılık’tan çıkan bu kitabı okuma şansınız olur ve bir ara sizlerle üzerinde tartışma fırsatımız da. Yazımın sonuna kitapta geçen şiirlerden birini de ekliyorum, beğeneceğinizi ve ürpereceğinizi hayal ederek. Clara Janés’in yaratımı.
İyi okumalar sevgili Edebiyat Haber okurları. Dünya okudukça daha da renkli bir yer. Siyahla beyaza tutulup kalmayın…
 Serap Çakır

Yont gölgeni
Ve yitip git gecenin içinde.

Mesafe istemiyorum
Kucaklaşma da.
Uzaklaş.

Yont gölgeni
Ve yitip git gecenin içinde.
Paltona sarın
Ve adına.