Monday, April 21, 2014

Bachmann'ın asık suratı suratı


 Bekçisi oldukları şu berbat bataklığa kendileri de fazla inanmıyor besbelli. Yoksa, başka bir dünyanın hissedilebileceği, insan olmanın bambaşka imkânlarının farkına varılabileceği günlerden böyle şiddetli korkarlar mıydı?
YILDIRIM TÜRKER
Ingeborg Bachmann 1963 yılında, barış içinde bir yaşamın "conditio sine qua non"u, yani olmazsa olmaz koşulunu belirtirken onların tanımını yapmıştı. O başbelalarının. 'Günce'de şöyle yazmıştı: "Bu öfkeli sondacılar, herkese yönelik öldürücü tehdidin altındaki bu asık suratlı ruhsuzlar, ısrarla katı tutumlarından vazgeçmemekteler ve ayrım güdülmeksizin, sonuna kadar herkesin korkusuzca yaşayabilmesini, çalışabilmesini, karnını doyurabilmesini ve uyuyabilmesini ve, onlar için bu da olmazsa olmaz bir koşul niteliğini taşıdığı için, barışın sürdürülmesinden kaynaklanan güçlüklere gelişigüzel kısmi çözümler, duygusal çözümler, uzun vadeli tehlikeli ve kısa vadeli çırpıştırma çözümler bulunmamasını isteyebilmeliler."
Bachmann'ın sözünü ettiği insanlar, o kendisinin de aralarında aynı suratsızlıkla dikildiği insanlar, bir türlü unutamayanlar. Onlar, savaşların zulümlerin sofrasından payını alan barışıklar tarafından hep sıkıcı bulunur. O "asık suratlı ruhsuz"ların barışık olmamasının, barışamamasının nedeni barışa olan sonsuz inançlarıdır. Barışın koşullarını hatırlatırlar durmadan. Savaş koşullarının sürdürülmesine karşı durmadan bağırır çağırır, gürültü ederler. Tutumlarının katılığı, ölümcül tehdidi her an hissetmelerinden kaynaklanır. "Bir gün gelecek"e inanan Bachmann gibi umutla ilişkileri son derece karmaşıktır. Tamamlayabildiği yegâne romanı 'Malina'da anlatır: "Bir gün gelecek, insanların altın kırmızısı gözleri ve şaşırtıcı sesleri olacak; o gün insanların elleri yeniden sevme yeteneğini kazanacak ve insanlığın şiiri yeniden yaratılmış olacak..." Bir söyleşide "Bir gün gelecek" diye adlandırdığı şeye inanmadığı gün yazmanın imkânsız olacağını belirtir.
...........................
Bachmann, "geceyi hatırlamaya" "cüret eden"dir. Adorno'nun "Auschwitz'den sonra" şiir yazmayı imkânsız ilan etmesi Bachmann'ın saf dil peşinde yana yana benzersiz bir şiir serüveni yaratmasına engel olmaz. Almancanın en olağanüstü şairlerinden Yahudi Paul Celan gibi Holokost sonrasının şiirine çalışır. Ölümün, insanlığın kıyısından beline kadar sarkmış insanın, o yankılı uçurumun şiirini yazar. Geceyi unutmak mümkün değildir. O hiçbir romana benzemeyen 'Malina'da aşkla tarttığı ölüm, dirimin kan kokan bütün konakları Bachmann'ın alameti farikasıdır. Onun yazısında insanı sarsan, bütün dünyanın sızısıyla koyu koyu kopkoyu dil, Heinrich Böll'ün de belirtmiş olduğu gibi bu olağanüstü şairin, 'cesareti ve politik angajmanı'ndan kopuk düşünülemez.
....................................
Öfkeli sondacıların sıklıkla taşlandığı, fütursuzca hain, bozguncu, mutsuzluk tüccarı ilan edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Toplumun barış ve huzurla arasına giren, sert ve katı tutumlarında ayak direyen, bu sözde aydın, rate, her daim mağlup 'asık suratlı ruhsuzlar'dan yaka silkmek, kimilerinin bütün mesaisini alıyor. Etkisiz, halktan kopuk, kendi söyler içki masasındaki hempası dinler, meymenetsiz, başarıya aç ve kıskanç olduğu iddia edilen, bir avuç olduğu her fırsatta hatırlatılan bu insanların nasıl bu kadar büyük bir rahatsızlık verdiğini anlamak güç. Ama savaş ve zorbalık koşullarıyla barışık kimi uyanıklar bu tarife bir nokta daha ekler oldu nicedir. Sayıları, güçleri az ama etkileri çok'muş.
Bence o barış düşmanı barışıkların artık iyice anlamış ve hatta hazmetmiş oldukları bir gerçek var: Direncin en güçlüsü dil üretimidir.

Bambaşka bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatan herkese ve her şeye saldırmak elbette boyunlarının borcudur. Bekçisi oldukları şu berbat bataklığa kendileri de fazla inanmıyor besbelli. Yoksa, başka bir dünyanın hissedilebileceği, insan olmanın bambaşka imkânlarının farkına varılabileceği günlerden böyle şiddetli korkarlar mıydı?
Bachmann, daha 60'ların başında yazıyordu. Bir arada insan olarak kalabilmenin koşullarını: "Yani bulunduğumuz yerde, burada, özel bir yerde değil (çünkü özel bir yer hiçbir yerde yok), kalmak ve düşünmek için, savunulmayı gereksinmeyen bir yerde, ayrıcalıklarını birilerine zorla benimsetmenin gerekli olmadığı bir yerde, ama yine de bizi besleyebilecek, sevebileceğimiz, iyi hatlarla, varolan iyi hatlara öykünerek, yeni hatlar oluşturarak, bir çehre kazandırabileceğimiz bir yerde. Bu, her yerde olabildiği takdirde, o zaman artık hiçbir yerin çehresi ötekine itici gelmeyecek ve ürkütmeyecek. Ve o zaman çehreler rahatça Fransızca, İtalyanca, Almanca ve bunun gibi adlar taşıyabilecekler. Ve yüz hatları olarak yazılan, o zaman adı neyse rahatça o adı taşıyabilecek, ve herkesin mutlulukla kendi dili sayabileceği bir dilde yazılmış olabilecek."

Yapı Kredi Sanat Galerisi'ndeki sergiyi kaçırdıysanız kitabı, 'Savaşa Karşı Yazmak-Ingeborg Bachmann 1926-1973' adıyla satışta. Kullanılan çeviriler, en zorlu yazarların çevirmen-arkeologu Ahmet Cemal'den