Friday, August 16, 2013

Erkeklik: İmkânsız İktidar Ailede, Piyasada ve Sokakta Erkekler



Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora

Erkek egemen toplumda hangi erkekler egemendir? Bütün erkekler bu erkek egemen düzenden memnun mudur? Reddeden, başarısız olan, farklı olan erkekler ne yapar? Erkekleri değiştiren, "bozan" durumlar nelerdir?
Genç, yaşlı, kentli, köylü, evli, bekâr, boşanmış, Alevi, Sünni, Türk, Kürt, çocuklu, çocuksuz, sağcı, solcu, dindar, ateist, heteroseksüel, gay, zengin ya da yoksul - birbirlerinden çok farklı bu erkekler iktidar, namus, şeref, vatan, iş, ticaret, politika, sağlık, aile, evlilik, kadınlar, çocuklar vb. konularda ne düşünüyor, kendilerine ve toplumdaki yerlerine nasıl bakıyorlar?
"Erkeklik" bugüne kadar, hakkında çok konuşulan, ama politik, ideolojik ve akademik olarak fazla incelenmemiş bir alan oldu. Serpil Sancar araştırmasında Türkiye'deki farklı erkeklik deneyimlerini ele alıyor: Değişik sosyal kesimlerden, farklı yaşam deneyimlerine sahip erkeklerle yapılan yüz yüze görüşmelerden hareketle, farklı erkekliklerin nasıl inşa edildiğine cevap arıyor.
Erkeklik: İmkânsız İktidar, Türkiye'de erkeklik deneyimleri ile toplumsal iktidar ilişkilerinin iç içe geçtiği rotaları, alanları ve tarzları görmeye çalışan, "kaçınılmaz" olduğu iddia edilen ilişkilerin doğasını keşfetmeyi amaçlayan bir kitap.
Cinsiyetler arasındaki iktidar ilişkilerini anlamak için sadece erkekler ve kadınlar arasındaki ezilme-sömürü ilişkilerine bakmakla yetinemeyiz. Toplumsal ilişkilerin taşıdıkları anlamların oluşumu cinsiyet farklarının oluşumu ile birlikte gerçekleşir ve bu sayede cinsiyet farkları diğer toplumsal farklar ile birlikte aynı toplumsallığın farklı boyutları olarak ortaya çıkar. Örneğin, aile hayatı ile evin dışındaki toplumsal yaşamın neden farklı ahlaki, hukuki ve siyasal ilkelerle inşa edildiğini anlamak, aynı zamanda toplumsal olanın dişil ve eril anlamlar taşıdığını görmek ve bunun olanaklı kıldığı eril tahakkümü ve cinsiyete dayalı iktidar ilişkilerini anlamak demektir. Kadın ya da erkeklerin "biyolojik cins" özellikleri ile doğrudan ilişkili olmayan toplumsal ilişkilerin ve alanların nasıl dişil ya da eril anlamlar taşıyarak cinsiyetlendirilmiş toplumsallıklar haline dönüştüğünü bize açıklayacak bir düşünselliğe bu nedenle gereksinmemiz vardır.
Feminist kuramcılar uzun yıllardır cinsiyet hiyerarşilerinin, erkek üstünlüğüne dayalı toplumsal düzenlerin kadınlar açısından yarattığı sonuçları ve bunların çözüm yollarını tartışıyorlar. Öte yandan, erkek egemenliğinin erkekler açısından ne ifade ettiği ve nasıl yaşandığı konusu da meselenin öteki yüzü olarak hâlâ toplumsal araştırmaların çok merak etmediği bir konudur. Aslında kadınların ezilmişliği nasıl yaşadığını anlamak kadar, erkeklerin eril iktidar konumlarını nasıl sürdürdüklerini ve tahakkümü nasıl inşa ettiklerini anlamak da önemli olmalıdır. Kadınların ezilmişliğe nasıl boyun eğdiğini anlamak kadar erkeklerin tahakkümü nasıl gerçekleştirdiklerini de yakından ve "mikro-politik" düzeyde anlamak cinsiyetlendirilmiş iktidarın doğası hakkında daha bütüncül bilgiler elde etmemizi olanaklı kılar. Cinsiyetlendirilmiş toplumsallığın daha bütüncül bir eleştirisini yapmak ancak bu sayede mümkündür.
Erkeklik denen toplumsal konum, bir iktidar analizi içinden bakmadan anlaşılabilir değildir. Cinsiyet konumlarının bir iktidar analizi ile ilişkilendirilmesinde önemli bir düşünür olan Simone de Beauvoir, ünlü yapıtı İkinci Cins'te erkekliğin, kendi cinsiyetinden bahsetmeyip sürekli başkalarının –kadınların, çocukların, yabancıların, eşcinsellerin, siyahların, düşmanların, hainlerin, vb.– cinsiyet özelliklerinden bahsederek kurulan bir iktidar konumu olduğunu söylemişti. Buradan çıkarak, erkeklik, sürekli başka konumların "ne olduğu" hakkında konuşma hakkını kendi elinde tutan ve bu sayede kendi bulunduğu konum sorgulama dışı kalan bir "iktidar konumu"dur. Bu bağlamda temel soru şudur: Erkek egemenliğine karşı çıkacak farklı bir tür erkeklik inşa stratejisi ve politikası gelişebilir mi? Bu soruya anlamlı yanıtlar verebilmek için farklı farklı erkekliklerin nasıl oluştuğunu anlamak, hepsini aynı kefeye koymamak ve erkek egemenliğine karşı farklı bir duruş sergileyecek farklı erkeklik deneyimlerini açığa çıkartacak bir anlayış geliştirmek gerekir. Böyle bir soruyu yanıtlamak için yola çıkan bu çalışma Türkiye'de farklı erkeklik deneyimlerini anlamak için niteliksel veriler kullanıyor ve bu alanda başka ülkelerde yapılmış çalışmaların bulgularından da yararlanarak bu verileri yorumluyor; Türkiye'deki farklı erkeklik deneyimlerinin arkasındaki özgünlükleri açıklayan bir çerçeve sunmaya çalışıyor.
Bu çalışmada değişik toplumsal kesimlerden, farklı farklı yaşam deneyimlerine sahip erkeklerle yapılan yüz yüze görüşmelerden elde edilen anlatılar yorumlandı; dünyada benzer başka erkeklik araştırmalarının sunduğu bilgiler ve bu alanda gelişen kuramsal tartışmaların sunduğu çözümlemeler ilişkilendirilerek farklı erkekliklerin toplumsal inşaları hakkında sözü olan bir kitap ortaya çıktı. Bu kitap Türkiye'de erkeklik deneyimleri ile toplumsal iktidar ilişkilerinin iç içe geçtiği rotaları, alanları ve tarzları görmeye çalışıyor ve eril tahakkümün inşa edildiği iktidar süreçlerini doğallaştıran, "kaçınılmaz" görülen ilişkilerin doğasını keşfetmeyi amaçlıyor. Toplumsal iktidar ilişkileri içinde eril tahakkümün nasıl inşa edildiğini anlamak için sadece ailede ve özel alanda odaklanmış erkek egemenliğini anlamak yetmez. İşgücü piyasasında, kamusal alanlarda derin kökler salmış, sembolikleşmiş, doğallaşmış iktidar ilişkilerini anlamak için buralarda egemen olan eril iktidarı ve onu olanaklı kılan erkeklik tarzlarını da daha yakından anlamaya gereksinmemiz var.
Bugün yirmi yıl öncesine kıyasla erkek egemen toplum kavramı çok daha yaygın kullanılan bir kavram haline geldi. Bu kavram, sınıfsal ve diğer sosyal bağlamları ne olursa olsun, her türlü erkeğin bir biçimde yararlandığı bir toplumsal düzeni anlatır. Bütün erkeklerin, esas olarak hegemonik erkeklik değerlerini temsil eden küçük bir azınlık erkeğin oluşturduğu bir ortak çıkar alanı içinde birbiriyle ilişkilenebildiğini gösterir; birbirinden çok farklı erkeklik tarzlarının ve her tür kadınlık hallerinin, merkezinde erkeklerin olduğu bir iktidar şebekesine eklemlendiği bir düzeni anlatır. Erkeklerin yaşam biçimleri, tercihleri ne olursa olsun, kadınların topyekûn boyun eğdirilmesinden ortak çıkarları olacağı iddiası bu kavram aracılığıyla öne sürülür. Egemen erkeklik değerleri ve bunları ayrıcalıklı kılan kurumsal destekler ve kültürel pratikler etrafında çeşitli mesafelerle yer almış farklı erkekliklerin –aralarındaki her tür çatışmaya rağmen– bir biçimde karşılıklı onay ile işleyen ilişkiler içinde eklemlenmiş bir bütünlük, bir tür "küresel eril ittifak düzeni"ne işaret eder.
Bu tanım yaygın kabul görmekle birlikte, tartışılması gereken birçok sorun içerir. Günümüz toplumlarının erkek egemenliğine dayalı toplumlar olması çok açıkça gözlenebilen bir gerçeklik olmakla birlikte, bu toplumsal dokunun kendi içinde çok çatışmalı, farklı farklı iktidar ilişkilerinin eklemlenmesinden oluşmuş çok katmanlı bir işleyişi olduğunu görmek gerekir. Aslında kadınların topyekûn denetim altında tutulması gibi ortak bir çıkar etrafında kalıcı biçimde eklemlenmiş bir erkek egemenliğinden bahsetmek yerine, çoğul, çatışmalı, birbiriyle uyumsuz, ya da birbiriyle ilişkisiz çok sayıda farklı erkeklik deneyimlerinin yaşanmakta olduğu bir "erkek egemenliği"nden bahsetmek daha doğru olabilir. Erkek egemen toplum kavramı, aynı zamanda, farklı erkeklikler arasındaki hiyerarşi ve iktidar mücadelelerine dikkat çeker ve devlet, ordu, işgücü piyasası gibi kurumlaşmış patriarki alanlarındaki yapılanmış erkek egemenliğine özel vurgu yaparak doğrudan siyasal iktidar ilişkilerine gönderme yapar. Öte yandan, bazı kadınlar, gücü elinde tutan erkeklerle işbirliği yaparak, eril iktidardan pay alabilir ve çıkarlarını diğer ezilen kadınlardan farklılaştırarak egemen erkek çıkarlarıyla eklemlenmiş ilişkiler kurabilirler. Bu açıdan bakıldığında, farklı kadınlık konumları arasında da çıkar çatışmaları olabileceğini görürüz, dolayısıyla bu farklı kadınlık tanımlarını da anlamak için eril iktidar kavramı işlevsel olacaktır.
Bu çalışma, modern iktidar ilişkilerinin vazgeçilmez temellerinden biri olan eril tahakkümün işleyişini anlamak için erkekler arasında bir ortak çıkar alanı aramaktan ziyade, iktidar ilişkilerinin oluşumunda "düğüm noktası" olan en stratejik habitus'ların, eril "imge"lerin, patriarkal kurum politikalarının erkeklik adına neleri ürettiğine bakarak bunların ilişkilenme biçimlerini anlamayı amaçlıyor. Örneğin, bugün "çağın ruhu" denen serbest piyasa ilişkilerinin erkek emeğini ve kadın emeğini yeniden yapılandırırken, aynı zamanda "erkek işi" ve "kadın işi" ayrımlarını nasıl yeniden şekillendirdiğini anlamalıyız. Erkek ortaklıklarını anlamak için homososyal erkek mekânlarının habitus'unu, erkek eğlence dünyasının eril tarzını, spor salonlarındaki "erkeklik inşası"nı, iş görüşmelerindeki erkek-erkeğe halleri anlamak önemlidir. Erkek gruplarında sık gözlenen kadınlara karşı "kolektif" aşağılama-cinsel nesneleştirme pratiğini gözlersek aslında "iktidar ritüelleri"nin inşasında ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. Erkeklerin davranışlarında "kadınsı" olanı dışlama-aşağılamanın ürettiği anlam dünyasının ne kadar etkili olduğunu daha iyi kavrayabiliriz. Erkeklerin homososyal "tek cinsli erkek cemaatleri"nde homofobik yönlendirmelerle sağaltıldığı "erkek eğlenceleri"nin erkek egemenliğini inşa eden sosyal habitus'lar haline geldiğini görüyoruz. Bu tarz bir eril iktidarın stratejik özneleri olan sermaye, devlet ve aile gibi kurumlar içinde erkeklik deneyimlerinin nasıl inşa edildiğini görünür kılmak gerekir. Bu tür araştırmaların çoğalması ile ortaya çıkacak bilgi birikimi, modern iktidar ilişkilerinin inşasında erkeklik pratiklerinin rolünü daha yakından görmemizi sağlayarak daha eşitlikçi bir dünyanın inşasında yol gösterici olacaktır.
Farklı erkeklikleri anlamak için eril iktidar ilişkilerini besleyen söylemsel alanın ne söylediğini anlamanın önemine de işaret edilmelidir. Çünkü erkeklik inşa stratejileri için de erkeklik bir söylem nesnesidir. Söylemsel stratejilerde ikili kutuplaşmalar stratejik bir rol oynar; erkekçe olan ya da olmayan, güçlü-zayıf gibi dikotomiler boyunca işleyen söylemleri anlamak için erkekliğin "üretilmişlik" yönünü dikkate almak gerekir. Ancak bu tür yaklaşımlar söylemsel pratiklerin benzemezliğine takılarak "ne kadar erkek varsa o kadar çok erkeklik var" türünden bir dağılmaya uğrama noktasına gitmemelidir. Bunun ters ucundaki yanlış yaklaşım ise başka tür bir genelleştirme olarak bütün erkekliklerin tektipleştirilmesi eğilimidir.
Öte yandan, erkekliğe ilişkin politik yargılar başka tür kaba genellemelere temel olarak kullanılmaktadır. Latin erkekliği, Müslüman erkekliği, üçüncü dünya erkekliği, vb. sınıflandırmalar bu tür tektipleştirmelere örnek olup eril tahakkümün içsel işleyiş mekanizmalarına karşı daha farklı entelektüel körlükler yaratmaktadır. Irkçılık, sömürgecilik ve "yeni kapitalizm" tartışmaları bazen erkeklik tanımlarını "özcüleşme" riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Ayrıca işçi sınıfı erkekliği, burjuva erkekliği gibi tasnifler de pek çok açıdan anlamlı ve işlevsel olsa da, farklı erkekliklerin birbirine zıt olmaktan çok, birbirlerinden etkilenme ve kopyalama yoluyla "melezlenme" ilişkisi içinde olabileceğini görmemizi engellememelidir. Bu çalışma, bu tür sınıflandırmaları kullanmaktan kaçınmamakla birlikte, "özcü" olmayan bir yorumun da takipçisi olacaktır.
Erkekliğin, diğer toplumsal cinsiyet konumlarında olduğu gibi, bir iktidar ilişkisi bağlamında inşa edilip farklı bağlamlara eklemlenerek hareket edebilmesi için sahip olunan / yitirilen bir meta gibi düşünülmesi ve "erkek olan erkek" ile "erkek olamayan erkek" arasında bir ayrım yapmayı olanaklı kılması gerekir. Diğer deyişle erkeklik, sınırları ve kaybedilme koşulları her zaman belirsiz, değişken, geçişli ve gündemde olan bir iktidar inşa stratejisi olmak durumundadır. Örneğin iflas etmiş bir tüccarın ya da işadamının "trajik" hikâyesinin ortada kulaktan kulağa anlatılır olması; duygusal-kadınsı davranan bir erkek hakkında alaycı davranmanın serbestçe, ahlak sınırlarını bozmadan herkesçe icra edilebilir bir "özgürlük" olması; etnik azınlık gruplara mensup erkeklerin barbar, cahil, uygarlıktan nasibini almamış tecavüzcü yaratıklar olarak tanımlanması; yoksul, hayatta para kazanmayı becerememiş erkeklerin itilip kakılıp horlanarak "erkekliğini yitirmiş" muamelesi yapılması... Kısacası egemen erkekliğin inşasına herkes katılır ve bu durum erkeklik inşasını kolektif bir üzüntüye, eğlenceye, çoğu zaman da bir ritüele dönüştürerek, herkesi bu "inşa"ya ortak eder.
Aslında, eğer bir egemen erkeklik varsa buna karşı direnen karşı-erkeklikler de olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında azınlık etnik grup mensubu erkeklerin egemen iktidar ilişkilerine karşı çıkarken aynı zamanda farklı tür bir erkeklik inşa edip etmediklerini anlamak önemlidir. Çoğu zaman, kendi maruz kaldıkları ayrımcılığı eleştirirken egemen erkeklik ayrıcalıklarına karşı çıkan bu tür erkeklerin kendi aralarında farklı erkeklik değerlerine dayalı yeni hiyerarşiler yarattıkları ve mevcut olanları yeniden ürettikleri görülür.
İster egemen erkeklik kavramından çıkarak hiyerarşik ve birbirleriyle çıkar ilişkisi olan erkekliklerden, ister birbiriyle çelişen, çatışan ve aralarında zorunlu bir çıkar bağı olmayan çoğul erkekliklerden bahsedelim, yine de kullanılan erkeklik teriminin ne ifade ettiği belirsizdir. Erkeklik deyince erkeklerin davranışlarını mı, kimlik olarak kurulmuş erkekliği mi, ilişkisel olarak temsil edilen erkekliği mi, imge olarak sunulan erkeklikleri mi, söylem olarak kurulmuş bir "erkekliği" mi kastettiğimiz ya da doğrudan yaşanan, gözlenen ve pratik olarak icra edilen erkeklikten mi bahsedildiği açık değilidir. Erkeklik, bu anlamda bir kavram olarak belirsiz, açıklayıcı olmaktan çok betimleyici olan; sadece olumsuzlukları tanımlayan aşırı basitleştirilmiş bir terim haline gelme riskini her zaman içinde taşımaktadır.
Eğer egemen erkeklik pratikleri diğer erkeklik tarzlarını kendi tahakkümleri altında tutarak inşa ediliyorsa ve buna karşı direnen "karşı-hegemonik" erkekliklerin olması kaçınılmazsa, farklı erkeklikler arasında çatışma dinamiklerinin yaşandığı bağlamları, gerilim ve çatışmaların hangi biçimlerde gerçekleştiğini sorgulamak gerekir. Dahası, egemen iktidar ilişkileri egemen sınıf, egemen etni ve egemen cins ilişkilerini mutlaka iç içe geçmiş şekilde birlikte barındırır; hatta bunlar ancak birbirini besleyerek inşa olur ve yaşayabilirler. Örneğin azınlık etnik grup mensubu erkeklerin tabi oldukları sınıfsal sömürü ilişkileri, çoğu zaman farklı erkeklikler arasında bir "kültürel fark" sorunuymuş gibi yaşanır. Örneğin Türkiye'de kadınlara yönelik aile içi şiddet olaylarını gündeme getiren feminist eleştirilerin, orta sınıf Türk erkekleri tarafından hemen Doğulu Kürt "aşiretli" erkeklerin yaptığı bir tür "barbarlık" olarak kodlanması buna tipik örnektir. Aynı şekilde, Kürt erkeklerin kendi toplumlarına yönelen devlet şiddetine karşı çıkarak "karşı-şiddet" kullanmaları ve bunu meşru görmeleri sonucu ortaya çıkan kendi eril şiddet ve tahakküm pratiklerine nasıl "kör" kalabildikleri bilinen bir gerçekliktir. Ezilen ırklar ve etnik grupların, maruz kaldıkları baskıya karşı çıkarken kendi aralarında cinsiyete dayalı iktidar ilişkilerini nasıl ürettiklerini sorgulamaya yanaşmamaları da tersten örnek olarak verilebilir.
Aslında bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, farklı toplumsal sınıflar, etnik gruplar ve farklı kadın ve erkek kategorileri arasında karşılıklı ilişkilere verilen anlamlar aracılığıyla yaratılan cinsiyet hiyerarşilerinin bir tür "cinsiyet farkları rejimi" yarattığı söylenebilir. Kentli kadın nasıl köylü kadından daha üstte ise işadamı işçi erkekten, beyaz Batılı erkek, Doğulu "etnik" erkekten daha üsttedir. Cinsiyet farkları rejimi kurumsal pratiklerin gündelik işleyişi ile derinden ilgilidir. Örneğin dini kurumlar erkeklerin değil kadınların bedensel ve toplumsal varlıklarını her zaman "sorunlu" olarak tanımlar; öte yandan hukuki kurumlar kadınların başına gelen ayrımcılıklara karşı "cinsiyet ayrımı yapmama" ilkesi ile hareket ederek erkeklerin sahip olduğu ayrıcalıkları görmezden gelir. Modern yaşamın ev-işyeri ayrımı gibi ayrımları aslında cinsiyet ayrımlarıyla ilgilidir ve egemen sosyoloji biliminin kavramları bunu "normal" görür. Biraz yakından bakınca "cinsiyet farkları rejimi"nin ne kadar çokboyutlu olduğunu görürüz. Eril tahakkümü olanaklı kılan iktidar ilişkileri bu anlamda, ekonomik düzenlemelerle işleyen, duygusal ilişkilere gömülü, dil ve anlam sistemleri ile iç içe yaşayan çokboyutlu bir işleyişe sahiptir.
Sömürgecilik eleştirisi bize Batı'nın kapitalist sınıflı toplumlarının gelişiminin Doğu'nun sömürgeleşmesi ile eş zamanlı olduğunu ve bu süreçte sınıfsal farkların yanı sıra ırk ve cinsiyet farklarının da birlikte inşa edildiğini göstermiştir. Postkolonyal kuramcıların iddiasına göre, sömürgecilik ve Şarkiyatçılık kadınların temsilini inşa ettiği gibi, erkeklik temsillerini de inşa etmektedir. "İslamcı militan-terörist erkek"in yeni bir "küresel erkek imgesi" olarak temsilinin bunun en yakın örneği olduğu söylenebilir. Öte yandan, sömürgeleşmiş coğrafyaların Batı'ya karşı bir tepki olarak geliştirdikleri yeni milliyetçilikler ve ırka dayalı özcü siyasetlerin kolaylıkla kadın düşmanlığı ve homofobi de içerebildiğini gözden kaçırmamak gereklidir. Batı'nın modernleşmesi, erkeğin baba / yaşlı erkek otoritesinden kurtulması anlamına gelirken, kadınlar için kendi cemaatinin bütün erkeklerinin denetiminden kurtulup sadece kocasının denetimine geçişi anlamına geliyordu. Bugünün "yeni cemaatçi" ve "kültürelci" siyasal hareketlerinde ise kadınlar kültürün "göstereni" olarak temsil ediliyor. Batı'ya kafa tutan Doğulu erkeklik temsillerinde, Taliban, El Kaide ya da Filistin İntifadacısı erkek imgeleri örneklerinde olduğu gibi, başka tür bir eril tahakkümün inşası söz konusudur. Erkeklik çalışmalarında bir alt alan olarak bölgesel çalışmalar da, Latin erkekliği, Ortadoğu / İslam erkekliği, Afrika-siyah erkekliği gibi başlıklara yöneldiğinde araştırma yaklaşımları da bu anlamda özcü bir noktaya sürüklenme riskiyle her zaman karşı karşıya kalıyor.
Cinsiyet farkları rejimine dayalı eril tahakküm ilişkileri zaman içinde değişiyor; çünkü toplumsal ilişkiler sistemi değişiyor. Göç, enformel-esnek üretim, yeni piyasa kapitalizmi, yeni sermaye mantığı, yeni aile biçimleri gibi olgular bu değişimde rol oynuyor. Emek piyasasında emeğin cinsiyeti kadar sermaye sahibinin cinsiyeti de belirleyicidir. Bugün egemen erkeklik değerlerinde ve tarzlarında yaşanan değişim, çoğu kez "erkeklik krizi" olarak nitelendiriliyor. Çünkü kana ya da soya dayalı patriarki, yani yaşlı erkeğin tartışmasız otoritesine dayalı eril tahakküm düzeni, dünyanın çoğu yerinde ortadan kalkıyor. Ulus-devlet kurumlarının bazı işlevlerinin küresel kapitalizmin yeni gelişen boyutları karşısında önemsizleşmesi ve yeni işlevler edinmeye başlamasına bağlı kriz nedeniyle "zorunlu askerliğe" dayalı vatandaş orduları yerini "profesyonel ordu" anlayışına bırakmaya başlayınca "vatan kurtaran erkek imgesi"nin de krize girdiği gözleniyor. Örneğin Türkiye'de bugüne kadar "Anadolu'nun modernleşmesi" için belirleyici olmuş, asker-erkek yani "Mehmetçik" imgesinin bugün Anadolu'nun ekonomik gelişmesi için dünyaya açılmış tüccar-işadamı imgesi ile yer değiştirmekte olduğunu söyleyebiliriz.