Thursday, November 22, 2012

Bıçkın Ve Orta Halli




 Pica:Sapıttık Ya Hannan!
Elit:Haklısın Ya Mennan!
Denyo:..ittir edin,devam edin!
Pica ve Elit (birlikte): Tamam Ya Denyo!....
“EKLÜ ve TENNİC”.....Bıçkın ve Orta Halli (İ.Y)

“Nerede yazı varsa, orada bir gözetleyen, dolayısıyla şiddet vardır.” Cinnete tutulmuş ülke... Yay, tokmak ve tabancayla öldürülen Alevi hallaç... Sünni geleneklere göre yapılan tuhaf cenaze töreni... “Tüyler ürpertici cinayet”in izini süren meraklı Ömer ve –katil olduğu söylenen– Edip arasında yaşanan med cezir... Bir yüzü günlük, öbür yüzü roman (ya da hatıralar) olan defter, bir tür tutanaktır: Cinnetin ve cinayetin tutanağı! “Pica ve Elit” bu tuhaf karmaşa içinde kendi cinnetlerini yaşarlar... Ömer için cinnetin/cinayetin izini sürmek, kendini bulmaya çalışmaktır. Bu meraklı yolculuk sırasında yazı göçebeleşir, dil kayar, sonuç: eklü ve tennic! İbrahim Yıldırım, anlatının yeni olanaklarını kullanarak alışılmadık bir yapı kuruyor. Bıçkın ve Orta Halli, bir tür polisiye: Kanlı, meraklı, atak bir roman...

Editörün Eleştirisi


İbrahim Yıldırım, “Kuşevi’nin Efendisi”(2000) ile başlayıp “Yaralı Kalmak”la(2002) sürdürdüğü “Eylül’den Sonra” üçlemesini son romanı “Bıçkın ve Orta Halli” ile tamamladı. Birbirinden bağımsız, ama birbirini tamamlar nitelikteki –toplamı bin sayfayı aşan- bu üç roman, 12 Eylül darbesinin kişilerde ve toplumda yarattığı tahribatı, travma yaşantısını, 80’lerin kültürel iklimini sergiliyor. Bir hatırlatma yapmak istiyorum; “Eylül’den Sonra” üçlemesini Kemal Sayar’ın “Kültür ve Ruh Sağlığı”(Metis yay.-2003) derlemesiyle birlikte okuyanlar, Yıldırım’ın şiddete maruz kalmış roman kahramanlarının ruh hallerine daha derinlemesine nüfuz edebilirler...
 “Bıçkın ve Orta Halli”de de -ilk iki romanında olduğu gibi- yine iç içe geçmiş anlatıcılar var; ilkinde Asaf Cemil’in romanının ardına düşen Yusuf Bünyamin ağzından aktarılıyordu hikaye, “Yaralı Kalmak”ın anlatıcısı, bir arkadaşının notlarını derleyen İbrahim Yıldırım’dı. Bu kez, bir vaka takdimi yapmak isteyen psikiyatr dostu için, kapatıldığı klinikte Edip Sönmez’le ilgili anılarını yazmaya çalışan –o psikiyatrin hastası- Ömer’in defterlerini çözmeye çalışan bir yazar aracılığıyla öğreniyoruz olup biteni. İbrahim Yıldırım, bir gölge yazar olarak kalmaya devam ediyor...

Bir yandan 70’lerin ikinci yarısında çalıştığı bankanın sendika temsilciliğini yaptığı için darbeden sonra tutuklanıp 12 Eylül “adaletinin” zulmüne uğrayan Edip Sönmez’in, diğer yandan Edip’le aynı bankada çalışmış, 12 Eylül sonrasında medyaya geçmiş ve 1985’de Edip’in işlediği iddia edilen bir cinayetin ardına düşmüş Ömer’in trajik hayatlarına odaklanan ve pek çok yan hikayecikle zenginleşen dört yüz yetmiş sayfalık “Bıçkın ve Orta Halli”yi, kısa bir dergi yazısında özetlemek kolay değil. Bu nedenle -yazı özelinde- romanın gerek tematik gerekse de biçimsel özelliklerinin öne çıkan yanları üzerinde durmakla yetineceğim.
 Cinayet , Ülke Cinnet
İbrahim Yıldırım’ın romanlarında aynı dönemin şiddetine maruz kalmış travmalı kişilerin yaşam öyküleri anlatılıyor. “Dehşetin ve imhanın yaşandığı, ancak kendiliğini yitirenlerin sağ kalabileceği, yer olmaktan çıkmış yerlere dönmeyi gerektiren yaşamöyküleri” bunlar. “Kuşevi’nin Efendisi”nin devrimci aydını Asaf Cemil, hapishaneden sünepe bir kişiliğe bürünerek çıkmıştı... “Yaralı Kalmak”ın kahramanı Müşfik Naci Adatepe, hatırlamak istemediği karanlık bir dönem geçirmiş, 1981’de üç yıllığına uzun beyaz bir koridorda “kaybolmuş”, 1984’de bulunmuş ama yaralarını saramamıştı bir türlü... “Bıçkın ve Orta Halli”nin 1980’lerde 32 yaşını süren, Jim Morrison’a ve Jimi Hendrix’e tutkuyla bağlı, politik görüşlerinden asla ödün vermeyen –Ömer’in ifadesiyle- “göz alıcı renklere bürünmüş” boyalı kuşu Edip Sönmez ise, kanatları kırılarak geçecektir aynı süreci.

İbrahim Yıldırım’ın roman kişileri zamanın akışını izleyemeyen, belleklerinin içinde hapis olmuş, sonsuz bir çemberde takılıp kalmış insanlar; anlaşılamayacak, paylaşamayacak olmalarının korkusuyla, dışarıdaki yaşanması imkansız görünen hayata bağlanmaktan vazgeçiyorlar. Vazgeçiyorlar çünkü - “Kültür ve Ruh Sağlığı” derlemesinde yer alan “Psikanaliz ve Antropolojinin Kesişme Noktasında” makalesinde Katherine P.Ewing’in belirttiği gibi- savaşta ya da terör olaylarında karşılaşılan aşırı şiddet kişisel kimliği parçalayan ve ilişkileri sürdürme yeteneğini büyük ölçüde yıpratan travmalara yol açabiliyor; şiddet anı ve sonrası sessizlikle kuşatılırken anlamlandırma sistemi de çöküyor. Aynı kitaptaki “Zamanın Dokusu” makalesinin yazarı Laurence Kirmayer’e göre ise, bu türden bir şiddetin sonrasında sağ kalan için gelecek nasıl imkansız görünüyorsa, geçmişe dönmek de öylesine imkansız görünecektir. Hatırlama çabası ne kadar ısrarlı olursa olsun, olumlu geçmiş daima kendi yıkımına ve yitirilmesine yol açan koşulları çağrıştıracaktır.... Yani yaşanan olay sadece geçmişi geriye doğru etkilemekle kalmayacak, önceki ve sonraki bütün olaylara bulaşarak travma sonrası iyileşme yeteneğini sınırlandıracaktır. Bu durumda, tıpkı “Eylül’den Sonra” üçlemesinin kahramanlarında olduğu gibi, “yaşananların yarattığı imge silinemeyecek, soğurulamayacak ve felç edici etkisini sürdürerek sağ kalanın düşüncelerini işgal edecektir hep”.
 Bütün bu analizlerdeki olumsuz tespitlere rağmen, farklı bir kültürel iklimde travmalı insanlar için bir umut yeşerebilirdi belki de. Ne var ki, roman kahramanları “özgürlüklerine” kavuştuklarında şiddetin toplumun her katına sızdığı 80’lerin Türkiyesine açacaklardır gözlerini. Ömer’in ifadesiyle; “Tuhaf bir dönemdi: gazetelerin öngördüğü kaba şiddet estetiği ile toplumca besleniyor, yeni bir dönüşüm yaşıyorduk.... Yeni şiddet besinimiz çok daha iyi pişiriliyor, çok daha güzel süsleniyordu, dolayısıyla çok daha lezzetli ve çekiciydi... Öte yandan, basmakalıp düşünceler, birörnek davranışlar kitleselleşiyor, yeni bir yaşam üslubu dayatılıyordu; giderek adsız bireylere, bir sayıya, bir şeye dönüşüyorduk”.

İşte böyle bir ortamda, 80’den önce hayat hikayesini romanlaştırmaya çalıştığı Edip’le 80’lerin ikinci yarısında yeniden karşılaşır Ömer. Ve yeniden, işlediği iddia edilen cinayetin ardından akli dengesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle bir kliniğe kapatılan ve hiç kimseyle konuşmayan Edip’in hikayesinin ardına düşer. Bir yandan da cinayetin ardındaki sırları aydınlatmaya çalışacak, bir süre sonra o da aynı kliniğe kapatılıp, odasından tamamlayacaktır Edip’in ve kendisinin hikayesini....

Anlatım Özellikleri

Bütünüyle siyasi bir mesele etrafında dönmesine rağmen, ne “Bıçkın ve Orta Halli”de ne de diğerlerinde edebi söylemin dışına taşıyor Yıldırım. Ancak yarattığı bunaltıcı, karanlık ve tedirgin edici atmosferle, toplumun yaşadığı kabusu açık bir biçimde hissettirmeyi başarıyor ve böylelikle metinlerindeki toplumsal eleştiri daha da keskinleşiyor.

“Eylül’den Sonra” üçlemesini tamamlayan romanlar hikayelerinin yarattığı ürperti kadar hikayelerinin anlatım tarzıyla da dikkat çekiyorlar. İbrahim Yıldırım, kullandığı imgesel dili, sözcük ve cümle yapıları, kavramlara yaptığı vurguları ile roman kahramanlarını duygusal iniş çıkışlarına, isyanlarına, öfkelerine, tutku ve sevinçlerine eşlik ettiriyor okuyucusunu. Kahramanlarının patolojik ruh halleri üzerinden zengin bir metafor ve imgelem dünyasına giriyoruz. Doğrusal bir zaman akışı izlemeyen hikayelerde dönemler arasındaki geçişler, anımsamalar yoluyla geçmişle kurulan bağlar, ileride karşılaşılacak kimi olaylara ilişkin serpiştirilen ipuçları, kişilerin duygusal ve düşünsel değişimlerinin tasviri, kısacası kurgunun tamamı hiç aksamıyor. Barındırdığı cinayet hikayesiyle, özellikle “Bıçkın ve Orta Halli”nin kurgusu baş döndürücü.

İlk iki romanı okuyanlar, İbrahim Yıldırım’ın anlatısının kimi yerinde zarf fiiller kullanmayı sevdiğini ve metnine onlarla hareket kazandırdığını fark etmişlerdir. Yazar, “Kuşevi’nin Efendisi”nde “Geriundum”lardan, “bu ıp’lı, tıp’lı zarf fiillerinden” uzun uzun söz etmiş ve kahramanı Asaf Cemil, “geriundum”ların Osmanlı yazısındaki işlevleriyle uğraşmış, Osmanlı’nın her konuda, her alanda; ritmik, hareket halinde, hatta koşan metinler yazdığını kanıtlamaya çalışmış, mehter adımlarıyla Osmanlı yazısını ilişkilendirmiş, kendi yazısına da kös, zil, nakkare, nefir sesleri, at kişnemeleri, kılıç şakırtıları da karıştırmıştı. “Genç Asaf Cemil’e göre, bütün padişah fermanları yüksek sesle okunmak için yazılmıştır, dolayısıyla okuma eylemiyle -yani görme duygusuyla- değil, dinleme durumuyla yani işitme duygusuyla- ilişkilendirilmelidir... İşitme için, kişinin bir çaba harcaması gerekmemektedir; oysa tebaa pasiftir... Ote yandan, okuma, yani görmenin eyleme dönüşmüş durumu - kişiden çaba istemektedir... Fermanlar okunur, tebaa da bildirilen buyruklara uyar.. Gerundiumlar, yani zarf filleri, (yeni türkçe adıyla ulaçlar) buyruk bildirmek için bulunmaz bir araçtır.” Ve “lütfen, gerundiumların üzerinizde yarattığı duyguyu iyi tanımlamaya çalışın: nefret, sevinç, hırçınlık, acı, kızgınlık, huzursuzluk; onlar hakkında ne tür bir duygu içinde olursanız olun”... Yıldırım’ın gözümüz kadar kulağımıza da seslenmek istediği, kişilerin hareketini dolaysızca yansıtmaya çalıştığı bu ifade tarzını bir alıntıyla örneklemek istiyorum;

“Yaktığı şenlik ateşi değildi; yok edici, ama aynı zamanda büyüleyici bir karmaşaydı. Bu kargaşa sırasında, dekontlar, mahsup-matlup fişleri, çekler, senetler avada uçuşur; daktilo makineleri, facit’ler yer değiştirir; datörler, alemler, kaşeler... bankanın içinde ne varsa başka
anlamlar/
edinip
dağılıp
parçalanıp
dört bir yana kaçışıp
ardından derlenip
toparlanıp/ kör bir mağaraya benzeyen banka şubesinin ışıksız derinliğini aydınlatırlardı...”

İbrahim Yıldırım, belli ki kahramanlarının yaşadıkları deneyimleri paylaşmış bir yazar. Kendisi doğrudan görünmemekle birlikte, dikkatli bir göz hayat hikayesinden roman içine serpiştirilmiş bölümleri -mesela kahramanı Ömer gibi İbrahim Yıldırım’ın da 80 yılında Abdi İpekçi Roman Yarışmasında övgüye değer bulunduğunu- hemen fark edecektir. Elbette birebir ilişkilendirmek doğru değil. Zaten Yıldırım’ın serpiştirdiği bu ipuçları metni aydınlatmaktan çok okuyucuları avlamayı hedefliyorlar. Ancak yaşadıklarını kağıda dökerken kahramanlarıyla aynı ruh halini paylaştığını düşünüyorum. Çünkü hepimizin tanık olduğu bu şiddetten sonra ayakta kalabilmenin belki de yegane yolu, kişinin deneyimini söze dökmesi, travma yaşantısını öykülendirmesidir. Bireyin parçalı ya da sürekli parçalanan deneyimlerden bir öykü oluşturma becerisi olaylara bir tutarlılık, düzen ve olumlu anlam duygusu katar. Öykülendirme süreci belleğe ve kimliğe yeni bir şekil vererek şimdiki kimliğin geçmişteki bir travmayı güvenle kendi kapsamına alması olarak da görülebilir.

“Eylül’den Sonra” üçlemesini “Bıçkın ve Orta Halli” romanıyla mükemmel bir finalle noktalayan İbrahim Yıldırım, hem bir şiddet dönemini yargılıyor, hem de bizlerin o şiddeti yaşayanlara duygudaşlık etmemizi sağlayarak “aklın canavarlar üreten uykusuna karşı bir tür terapi” oluşturuyor.

A. Ömer Türkeş