Saturday, September 5, 2015

BOĞUCU KÜLTÜR-JEAN DUBUFFET

"Yo siempre me había imaginado el paraíso bajo la especie de una biblioteca."
"Ben cenneti hep bir çeşit kütüphane olarak düşlemişimdir."
Jorge Louis Borges
19 Mayıs 2012 Cumartesi

Kültür polislerinden sanat simsarlarına, akademik vaizlerden politik taşeronlara kadar mahşeri bir entelektüel kalabalığa kafa tutuyor Jean Dubuffet.Sanatın kurumsal ağırlığının, genel kabullere bağlanmış beğeni ölçütlerinin, sloganlaşmış bilinç kalıplarının karşısına ham, işlenmemiş, kaydı tutulmamış, zincirlerinden boşanmış sanatı koyuyor.Yaratma dürtüsünün tanımsız, sahipsiz, arı gerçekliğiyle çoğalan, soluk alan, deri değiştiren varoluşun mucizesini yazıyor.68'deki baş kaldırının orta yerinde, toza dumana boğulmuş bir varlık talebinin yanına, yaratma coşkusunun saf ve dokunaklı vaadini katıyor. Nümayişler'in ressamından aykırı ve tedirgin bir kopuş manifestosu.

*
Jean Dubuffet, “Boğucu Kültür” adlı deneme kitabında “iyi”liği üzerinde toplumsal konsensüs sağlanmış ama anlamları muğlak kalmış kültür ve sanat gibi insanın yaratıcı faaliyetleriyle ilgili kavramları radikal bir tavırla sorgularken bu faaliyetlerin iyinin, doğrunun, güzelin dolaysız teminatı sayılamayacağını, kültürün bir kurumlaşma girişimi olduğunu, içeriğinin bu girişim tarafından belirlendiğini ve kültür kurumunun her zaman egemen sınıfın hizmetinde olduğunu keskin bir üslupla ilan ediyor.
Reddetme mevsiminde
Marx'ın, Gramsci’nin, Benjamin’in, Adorno’nun, daha yakınlarda Said ve Bourdieu’nun kültür tahlillerinden önemli bir farkı yok Dubuffet’in söylediklerinin. Ancak “Boğucu Kültür”ün her satırında 68 baharında Avrupa’yı kasıp kavuran isyan ateşinin sıcaklığını hissedebilirsiniz. Dubuffet’in bütün dünyada sadece siyasi iktidarları değil; kültürü, sanatı, edebiyatı, cinselliği, kısacası hayatın her alanını silkeleyen devrim rüzgarlarının estiği bir tarihte yaptığı kültür ve sanat reddiyesinin o yıllarda pek çok aydın tarafından paylaşıldığını da hatırlamak isterim.
Tanımından kurumlaşmasına, bakanından sanatçısına, üreticisinden tüketicisine kadar kültürel alanın hemen her köşesini elden geçiren yazara göre “kültürün durumu, adı söylenir söylenmez erdemi-etkisi uçup giden birçok başka şeyin durumu gibidir”. Gerçekten de kültür dendiğinde aklımıza önce bütün zenginliğiyle sanat ve edebiyat gelir. Sonra bir toplumun yüzyıllara yayılan maddi ve manevi birikimini düşünürüz, ki bunlar arasında felsefi düşünceden folklore kadar bir dizi düşünce ve davranış biçimi yer alır. Ama eninde sonunda düşülen nokta her ulus devletin kendi ihtiyaçlarına göre tanzim ettiği, sanattan ve folklorden ayrılmış, reklama göre tasarlanmış, adab-ı muaşeret kurallarına indirgenmiş bir “modern kültür” kavramıdır.
Habermas'a göre, her iletişimsel eylemin temelinde sözünü geçirme vardır. Özünde iletişimsel faaliyetler olan sanat ve edebiyat, "sözü" -kabaca- doğrudan geçirmeye dayanmamakla birlikte, "sözün" beğendirilmesine yönelen bir eylemler bütünü olarak beğeni normlarını yaratır ve kendileri ve gerçeklik hakkındaki bazı hakikatleri onaylarken bazılarını yasaklayarak uygun davranış kuralları sunarlar. İnsanlara davranış kalıpları benimseterek insani etkinlikleri yönlendirirler. Kurumsallaşmış kültür, işte bu kalıp ve kuralların gelenekselleştirilmesi, evrenselleştirilmesi ve rasyonelleştirilmesi için kaçınılmaz bir aracıdır. Ne var ki, kültür, sadece insanın manevi etkinliği sayılarak üst yapı tartışmalarına havale edilebilecek bir kavram değildir. Çünkü her kültür bir ekonomik sistem üzerine oturur, o sistem ve sisteme egemen olan sınıfın düşünceleriyle şekillenir. “Yani, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen entelektüel gücüdür de. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda zihinsel üretim araçlarının denetimine de sahiptir”. Geçmişin ve bugünün sanatsal ürünlerine ekonomik, etik veya estetik açıdan “değer”i biçen, değer atfettiği ürünleri koruma altına alan ve bu ürünleri insanlığın kültür mirası olarak selamlayan aynı sınıftır. Öyleyse, her alanda, yatay dizilişler ve düzensizce kaynaşan zengin çeşitlilikler yerine, sıkı hiyerarşiler kurmaya eğilimli bir sınıf tarafından yaratılan “modern” Batı kültürünün seçici, sınıflayıcı, sabitleyici ve hegemonyacı niteliğinin günümüz kapitalizminin sermaye birikimi ve tekelleşme eğilimiyle benzerliğine şaşırmamalıyız. Bu durumda sanat yapıtının değerini üreten de aslında sanatçının kendisi değil, sanatçının yaratıcı gücüne duyulan inancı üreten ve bir fetiş olarak sanat yapıtının değerini biçen üretim alanıdır.


Dubuffet’in Sözleriyle
“Boğucu Kültür”de yer alan ve büyük bir kısmını paylaştığım görüşler üzerinde çok fazla tartışmayacağım. Kitaptan yapacağım alıntılar Dubuffet ve arkadaşlarının manifestosunun ruhunu sanıyorum yeterince açıklayacaklar. Ancak alıntılara geçmeden önce iki noktaya dikkat çekmek istiyorum. 

Birinci olarak; ekonomik alanın işleme yasalarını diğer tüm alanlara yaymaktan ve her şeyin maddi çıkarlarla, ekonomik amaçlarla yorumlanması tarzında bir indirgemecilikten kaçınmak gerekir. Çünkü, kültürel alan, konumlar arasındaki nesnel bağlantılar alanıdır ve o alanda ne olup bittiği, alandaki her bir aktör ya da her bir kurum diğerleriyle nesnel bağıntılar çerçevesinde konumlandırıldığında anlaşılabilir.
İkinci olarak; kültürel alandaki güç ilişkileri, siyasal alandaki gibi bir takım kurallara -yasalara- dayanmadığından, bu alandaki iktidarın/otoritenin tarifi biraz betimsel, hatta spekülatif bulunabilir. Anlatılanların kabulü veya reddi, okuyucunun -yine- deneyimlerine ve kanaatlerine bağlıdır, mesela hem Dubuffet’in kitabı hem de kitabın yazıldığı ortamın kendisi de bir iktidar ya da otorite etkisi oluşturmuştur. Kültürel alan üzerine indirgeyici ve basitleştirici belirlemelerde bulunmuş olma tehlikesine karşı bir önlem almak üzere, bu tür alanlarda iktidar görünümünde olanlarla iktidar etkilerine en çok maruz kalanlar arasındaki ilişkilerin göründüğü kadar basit olmadığını da eklemeliyim. Bir disiplini, bir düzeni ya da bir tasavvuru dayatmak için kullanılan araçların etkisinin, bu araçların yöneldiği kişilerin bunlara ayak diremeleri, bunları saptırmaları ve bunlara karşı türlü oyunlar kurmalarıyla birlikte değerlendirilmesi daha doğru olur. İktidarların kontrol ve baskı uygulamalarını, otorite ve düzen kurmalarını sağlayan aygıtlarını araştırırken, sıradan insanın kendisini sahiplenme ve ehlileştirme girişimlerine karşı savunmasız ve bunlardan korunamayacak kadar saf olmadığını da unutmamalıyız.
 


Yeniden “Boğucu Kültür”e dönebiliriz:
“Kültür sözcüğü iki ayrı anlamda kullanılıyor; bununla ya geçmişin eserlerinin bilgisi kastediliyor (ayrıca, asla unutmayalım ki, bu “geçmişin eserleri” kavramı da tamamıyla hayal ürünüdür, zira bunların günümüze dek korunabilmiş olan bölümü, çeşitli çağlarda aydınların kafasında öne çıkan modalara göre yapılmış gayet dar kapsamlı ve tarafgir bir seçkiden ibarettir), ya da, daha genel olarak, düşünsel etkinlikler ve sanatsal yaratı olgusu. Bu çifte anlamlılığından yararlanılarak, insanlar eski eserlerin (en azından aydınların kalburunun üstünde kalmış olanların) bilgisiyle, düşüncenin yaratıcı etkinliğinin bir ve aynı şey olduğuna inandırılmaya çalışılıyor.”
“Aydınlar egemen sınıfın ya da o sınıfta yer kapma özlemi çekenlerin saflarından çıkıyor. Gerçekten de, aydın, entelektüel, sanatçı, [bu niteliğiyle] kendisine egemen sınıfın üyeleriyle eşitlik getiren bir san kazanıyor.”
“Burjuva sınıfının, o sözde kültürü (bu adla yaldızladığı göz boyayıcı ıvır zıvırı) nedeniyle korunmaya hak kazanmış olduğuna kendisini ve herkesi inandırmaya çalışması gibi, Batı dünyası da kendi emperyalist açgözlülüğüne gerekçe olarak, zencilere Shakespeare’i ve Moliere’i tanıtmanın ivediliğini öne sürüyor.”
“Ben bireyciyim, yani birey olarak işlevimin, toplumun iyiliği gereği getirilecek her çeşit zorlama ve kısıtlamaya karşı çıkmak olduğunu düşünüyorum. Bireyin çıkarları toplumun yararıyla karşıtlık halindedir. İkisine birden hizmet etmek istenirse, sonunda olsa olsa ikiyüzlülüğe ve kafa karmaşasına varılır. Toplumun yararına göz kulak olmak devletin işidir, benim işimse bireyin yararının üstüne titremektir.”
“Ben devleti bir tek yüzüyle tanırım: polis yüzüyle. Bütün bakanlıklar, bütün resmi daireler benim gözümde sadece bu yüze sahiptirler, ve kültür bakanlığını da, emniyet müdürü ve komiserleriyle birlikte, kültür polisinden başka bir şey olarak düşünemem. Ve bu görüntü benim için son derece ürkütücü ve cesaret kırıcıdır.”
“Kültürün temel özelliği, bazı ürünleri kuvvetli bir ışıkla aydınlatmak, geri kalan her şeyi karanlıkta bıraktığına aldırmadan, ışığı bunlar yararına tekelleştirmektir. Bu yüzden, kaynağını bu ayrıcalıklı ürünlerden almayan bütün yaratma istek ve hevesleri boğularak ölürler (zira yaratma dürtüsü biraz ışık alınca çırpınır, ışıktan tümüyle yoksun kalınca da söner).”

“Halk artık sanatsal yaratıya değil, bazı sanatçıların çevresinde reklam yaygarasıyla yaratılan yapay saygınlığa saygı göstermeye çağrılıyor. Eserleri soruşturmak gelmiyor halkın aklına, sadece onları taşıyıp yayan reklam kanallarını soruşturmak geliyor. Yalnız halkın değil bizzat sanatçıların tutumları da, kültürel propagandanın gerçekleştirmeye çalıştığı, asıl değerin reklama verilmesi olayından dolayı değişime uğruyor. Onlar da reklamın eserlerin içeriğinden önce geldiğini düşünme noktasına geliyorlar. Ve böylece, reklamı eserin —yaratıldıktan sonraki— niteliğine bağlı sayacak yerde, eseri —yaratılma sürecindeyken— yapılmasına vesile olacağı reklama bağlı sayma durumuna düşüyorlar.”

A. Ömer Türkeş