Thursday, April 5, 2012

Karşıdevrimciler

ERGİN YILDIZOĞLU'NUN KARŞIDEVRİMCİLER ÜZERİNE CUMHURİYET KİTAP'TA ÇIKAN YAZISI
 “Karşıdevrimciler”(*)

Kaan Arslanoğlu’nun Nisan ayında yayımlanan Karşıdevrimciler başlıklı romanı, ilginç bir tarihsel ana, bu anın içinde yeniden patlak veren bir ideolojik kültürel mücadeleye denk geldi; hem de bir edebiyat yapıtına yakışır bir biçimde taraf olarak…

Bu yıl “1968 olayı”nın 40. Yıl dönümü dünyada daha önce hemen hiç görülmeyen bir ilgi, heves ve aynı zamanda kimi çevrelerde de büyük bir nefretle anılıyor. Bu “durum” bir rastlantı değil. “1968 olayı” söner, onunla yükselen devrimci dalga geri çekilirken, oluşan toplumsal şekillenmenin, ki ben bu şekillenmeyi tanımlarken “restorasyon” kavramını kullanmanın anlamlı olacağını düşünüyorum, yarattığı ekonomik, ideolojik hatta kültürel biçimler, yeni kimlikler, son yıllarda, giderek ve hızlanan bir biçimde etkinliklerini yitiriyorlar. Bu bağlamda bütünsel bir krizden, daha doğrusu kapitalizmin yapısal krizinin yine “bütünsel” (tüm çelişkilerin birden keskinleşmeye başladığı) bir tarihsel an yaratmaya başladığından söz edilebilir.

Bu “bütünsel” an içinde, Zizek’in bir deyimini ödünç alırsak, “sembolik sistemin verimliliğini” kaybetmeye, yeni anlam arayışlarının gündeme gelmeye başladığı söylenebilir. İşte “1968 olayı”na ilişkin bu canlı ilgi ve nefretin nedenlerini bu verimlilik kaybında aramak gerekiyor.

“1968 olayı” olarak bilinen kabaca 1967-73 arasını kapsayan dönemde Avrupa’dan Amerika’ya, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya, hatta Çin’e kadar, aydınlar, öğrenciler işçiler, birden bire, “yaşam dünyalarıyla” daha önce görülmeyen yoğunlukta ilgilenmeye, toplumsal yapıyı, verili sembolik verimliği, kurumları davranış biçimlerini ve vaat edilen gelecek “projelerini” sorgulamaya başladılar. Türkiye’de bu süreç bir askeri darbeyle kesintiye uğratılmaya çalışılmış olsa da 1970’lerin sonuna kadar devam etti, ancak ikinci ve çok daha şiddetli bir askeri darbeyle kesilebildi.

İnsanlar, bu sorgulama içinde toplumla, birbirleriyle yeni ilişkiler kurdular, yeni kurumlar, yeni söylemler, anlamlar oluşturdular, eleştirel teoriyi, insanlık kültürünün sınıfsal ilişkilere karşı mücadele geleneğini yeniden canlandırdılar.

Alain Badiou’nun son yıllarda giderek daha fazla ilgi çekmeye başlayan teorik ürünlerinin[[1]] ışığında yaklaştığımızda, “1968 olayı”nın, “yapı içinde” birden bire patlak verdiğini, bu patlamaya ait yeni bir “hakikati”, bu “hakikatin” de kendi öznesini yarattığını görebiliyoruz.
Bir başka açıdan yaklaşıldığında, olayın, “1968 olayı”nın, yapıya ait çok sayıda pasif bireyi aniden, hiç beklenmedik bir biçimde ve şiddetle yapıdan kopararak yeni “öznelere” dönüştürdüğünü de söyleyebiliriz. Bu yeni “doğan” özneler, yeni doğan “hakikate” sadakat beyan eden özneler olacaktı kaçınılmaz olarak.

“1968 olayı”, her “olay” gibi bitti. Ama yarattığı özneler tarih sahnesinde, bu sadakat ve sorumlukla yapıya karşı mücadeleye, diğer bir değişle sözcüğün gerçek anlamıyla siyaset (siyaset ancak yapıya karşı yapılır) yapmaya devam ettiler. Olaya baştan karşı olanlar da olayın toplumsal bellekte ve kurumlarda bıraktığı izlere ve bu öznelerin siyasi projelerine karşı direnmeye devam ettiler.

Ancak kısa sürede bir üçüncü kategorinin de oluşmaya başladığına şahit olduk. Bu kategoriyi giderek olayın gündeme getirdiği ya da yeniden canlandırdığı siyasi projeyi yadsımaya, ondan uzaklaşmaya, giderek de yapının içine geri dönerek özne olmaktan vazgeçmeye, hatta olaya karşı başından beri mücadele eden kesime katılmaya başlayanlar oluşturuyordu.

Bu “yapıya dönüş”, tam da Matrix filminde, yapıya (Matrix’e) karşı mücadelenin sıkıntılarına, tehlikelerine, özne olmanın tüm sorumluklarıyla sürekli, karar vermek durumunda kalmanın basıncına, Mobious’un deyimiyle, “gerçeğin çölüne” dayanamayarak, Matrix’e geri dönmeyi seçen Cypher’nin tutumunu andırıyordu. Ama Matrix’in rüya alemine, “iyi bir noktadan”, bedensel hazlarını tatmin edebilecek bir koşulda geri dönebilmek için ödenecek bir fiyat olacaktı, doğal olarak: “Hakikate” ihanet!

“İhanet”, bunun için de, “etkin” özneden, “pasif” bireye dönüşmeyi başarmak, ilk anda sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Maurice Blanchot’un işaret ettiği gibi en zor olan bireyin fiziksel intiharı, biyolojik varlığına son vermesi değil, kendini öldürmesi değil, öznel intiharıdır: Kimliğini silerek bir yenisini edinmek. Bu uzun ve ağrılı bir süreçtir. Bireyi eski kimliğini terk ettikten sonra, yenisini kurabilmek için, hem kendine sembolik evren içinde yeni bir yer bulması, hem de hayali (imaginary) olanda, kendini yeniden belli bir tutarlılıkta oluşturması, gerekir. Diğer bir değişle, yeni biresy, yeni bir sadakat nesnesi (otorite merkezi vb..) bulmalıdır kendine…
Kaan Arslanoğlu’nun Karşıdevrimciler başlıklı çalışması, Matrix’e geri dönenlerin, toplumda yeni bir yer bulma ve sadakatlerini yeniden kurgulama, kendilerini yeniden hayal etme süreçlerini, kendilerine anlattıkları hikayeleri bir psikoloğun, mesafeli soğukluğuyla, diğer bir değişle başarıyla irdeliyor.

Karşıdevrimciler, ilginç, çözümleme sürecini geriye atmayan ama okuyucunun da ilgisini çekmeye devam edecek kıvamda bir gerginliği kitabın sonuna kadar koruyabilen, titizlikle inşa edilmiş bir izlek üzerine kurulmuş. Arslanoğlu’nun, duru ve minimalist sayılabilecek anlatısı okuyucunun, kendine sunulan karmaşık psikolojik denklemleri, örneğin ana karakterin yaşadığı radikal ve bilerek seçtiği kimlik değişimini izleyebilmesini ve çözümüne bizzat katılmasını kolaylaştırmış.

Kaan Arslanoğlu’nun, “1968 olayına” sadakatini korumaya devam ettiğini düşünüyorum. Bu nedenle, bu sadakati terk ederek, yapıya dönenlere, ilişkin, her ne kadar “karşı devrimci” sıfatını (son derecede haklı gerekçelerle) kullanmasına karşın, neredeyse empati derecesine ulaşabilen bir anlama çabasıyla yaklaşmayı başarması, bu karakterlerin yaşadıkları, yaşamaya devam ettikleri sürecin ne kadar acılı, hatta trajik bir dönüşüm olduğunu bir an bile unutmaması bence özellikle önemli. Bu acılı sürecin en önemli yanı da, “olayı” unutarak yapıya dönmeye karar vermiş olanın ne yaparsa yapsın, olayın izlerini tümüyle silmeyi başaramaması ve başaramayacak olmasıdır. Bunu, silinemeyen izin sürekli bastırılmasının, yaşamın her anında çeşitli semptomlarla geri gelmesinden görebiliyoruz.

Öznenin “yapıya” geri dönerken yaşadığı intihar sürecini, “yapıda” kendine yer edinme yollarını, yapının bu tür intiharları kolaylaştıracak, maddi manevi ve finansal destek mekanizmalarını da, Karşıdevrimciler bize oldukça ayrıntılı bir biçimde gösteriyor. Bu anlamda Kaan Arslanoğlu’unun deyim yerindeyse dersini iyi çalışmış olduğunu söyleyebiliriz.

Ama bence Kaan Arslanoğlu bu çalışmada bir şeyi daha göstermeyi başarıyla gerçekleştiriyor. Bir kere, “olaya” sadakat terk edildikten, “yapıya” karşı eleştirel duruş ortadan kalktıktan sonra, demokrasi, bireysel özgürlükler gibi kavramlar, “toplumsal kurtuluş” aracı olmaktan çıkıp, düzenin en büyük, en yaygın adaletsizliklerinin gizlenmesinin, sürdürülmesinin aracı haline geliyorlar. O zaman da, kendimizi, adeta Orwell’in 1984’ünün, yalanlardan oluşmuş, her kavramın tam tersi bir anlam taşıyan dünyasını andıran, bir sembolik evren içinde buluyoruz.
“Karşı devrimciler” bir sanat yapıtı olarak, bu kabusun dünyasına ışık tutmayı başarıyor, yapıya karşı eleştirel mesafesini koruyarak toplumsal işlevini yerine getirmiş oluyor.

Tüm bu güçlü yanlarına karşın, Olaya sadık kalanlar, devrimciler söz konusu olduğunda, kurgulanan karakterlerin, Türkiye solunun, tipik değil, azınlığını oluşturan, sektler, dar çevreler ve tüm siyasi faliyetlerini polisle ölümcükl bir köşe kapmaca oyununa indirmiş kesiminden seçilmiş olması, “Karşıdevrimciler”in bence en zayıf yanını oluşturuyor. Çünkü, “devrimciler” özne olarak kalmayı, “gerçeğin çölünde” yaşamayı seçenler, bir kez izlek içinde okuyucuya sunulduktan sonra, ister istemez, son tahlilde yapıya dönenlerin anlaşılmasında önemli bir işlev üstlenmek durumunda kalıyorlar. Seçilen örneklerin bu anlaşılma sürecini, Kaan Arslanoğlu’nun tüm ayrıntılı gözlemlerine ve dikkatli çözümlemelerine karşın kimi zaman aksattığını düşünüyorum.

Sonuç olarak, Karşı devrimciler, “1968” olayının sonrasına ve “özne” olmaktan, yapıya, pasif birey olmaya geri dönüş süreçlerine ilişkin, duyarlı, dikkatli, esas olarak da başarılı bir çalışma.
“Karşıdevrimciler”in, okuyucusuna, salt “dönenlerin” zaaflarını, bu zaafları kendilerinden gizleme stratejilerini değil, bizzat kendi zaaflarını ve özlemlerini de anlayabilmek, buna karşılık, bir ahlak dersindeymiş hissine kapılmadan bunlarla, karşılaşabilmek açısından yardımcı olabileceğini de düşünüyorum.

[1] Alain Badiou, L’Etre et Evenement, Edition du Seuil, 1988, (Being and Even, 2005) Continuum; Le Siecle, Edition du Seuil, 2005 (The Century, Polity Press 2007)

[*]Kaan Arslanoğlu, Karşıdevrimciler, İthaki yayınları, Nisan 2008

TURGAY FİŞEKÇİ'NİN Cumhuriyet'teki YAZISI
KARŞIDEVRİMCİLER
 
Kaan Arslanoğlu 1980 sonrası toplumsal hayatımızı edebiyata taşıyan -Oya Baydar’la birlikte- önde gelen iki isimden biri. “Karşıdevrimciler” (İthaki Yayınları), 1988’de yayımlanan ilk romanı “Devrimciler”den bugüne onuncu romanı.

Yirmi yılda on roman. Her iki yılda bir yeni roman yazmış Arslanoğlu. Arada yine ülkemizin geçirdiği büyük sarsıntıların toplumsal ve insani dünyaları nasıl etkileyip değiştirdiği üzerine yazdığı düşünce kitapları da var.

Kaan Arslanoğlu, geleneksel bir çizgide, bir hikâye anlatmak için roman yazmıyor; eski deyimle “tezli roman” denilen, bir düşünceyi savunmak, açıklamak, okurlara iletmek için yazıyor.

Nedir Kaan Arslanoğlu’nun romanlarındaki tez?

Kaba bir tanımlamaya gidebilmek güç. Ama şunu söyleyebiliriz: 1980’den bugüne ülkemiz ve dünya yeni bir döneme girdi. Bu dönem insanoğlu için de, onun üzerinde yaşama alanı bulduğu yerküremiz için de pek olumlu bir süreç değil. İnanılmaz boyuttaki bilimsel ve teknolojik gelişimlere karşın, insanlığın düşüncede ve pratikteki olumlu birikimlerinin yok sayıldığı; daha vahşi, yok edici bir dünya düzenine ulaşıldı. Bu acımasızlığın geldiği noktada ise insan soyunun da, yerkürenin de varlığı tehlikede.

“Kuşbakışı“, “Yoldaki İşaretler” ve geçen yıl yayımlanan “Sessizlik Kuleleri -2084-” bu sorunlara küresel ölçekte yaklaşan romanlardı.

“Karşıdevrimciler”, ülkemizin bugününde hemen her gün türlü gazetede yazılarını okuduğumuz, akşamları televizyon kanallarında karşımıza çıkan günümüz “aydın”larının yaşamlarından kesitler getiriyor. Kimileri üniversitede öğretim üyesi olmuştur, kimi parti başkanı, kimi türlü vakıfların yöneticisi.

1980 darbesinin cezaevlerine, işkence odalarına, yurtdışı sürgünlere gönderdiği, arkalarında öldürülmüş, sakat bırakılmış yakınlar, arkadaşlar bırakan aydınlar, bu derin yenilginin intikamını alır gibi, yıllar içinde sol görüşlü ama iktidar çevreleriyle içli dışlı “liberal”lere dönüşmüşlerdir.

“Değiştiremiyorsak düzeni, bu kadar mı kulu kölesi kesilmek lazım?”

Üstelik artık “oyun” küresel ölçektedir. Küresel güçler, her şey gibi insanları, düşünceleri, siyasal oluşumları da kendilerinin bile sezemeyeceği inceliklerle alıp satmakta, süreci istedikleri gibi yönlendirmekte hiç zorlanmamaktadırlar.

“Karşıdevrimciler”de karşımıza çıkan “devrimciler” işte böylesi bireylerdir.

Kaan Arslanoğlu, yalnızca roman yazmış olmak için roman yazmıyor. Onun derdi başka. Toplumumuzun, insanlığın içinde bulunduğu çıkmaz yola, insani bir çıkış yolu gösterebilmek. Bunun için temel araçlardan biri de yalansız olabilmek. İçine gömüldüğümüz, kuşatıldığımız, inandırıldığımız yalanlardan kurtulmak.

Bunun için sorgulayıcı, ufuk açıcı düşünceler koyuyor okurun önüne. Gerçek diye bildiğimiz şeylerin başka yüzleri olabileceğini gösteriyor.

Tezli romanlar yazması, örnekleri edebiyatımızda çok görülen, düşünceye boğulmuş, zor okunan metinler ortaya çıkarmıyor. “Karşıdevrimciler”, ilginç olay örgüsü, birbiri içine geçen ajanlık, cinayetler, kayıplar vb. ögelerle kolay okunan, sürükleyici bir roman.

Ama Kaan Arslanoğlu’nun asıl önemli yanı, günümüzde söylenmeyeni söylemesi, dillendirilmeyeni dillendirmesi. Önümüze, yaşadığımız günleri sorgulamamızı sağlayacak pencereler açması.

Bu özelliği, onu günümüz edebiyatında benzersiz bir konuma yükseltiyor.
  

SERPİL GÜLGUN

DEVRİMİN “CEMAZİYELEVVEL”İ

Lenin dirilip gelse ne yapardı? Hikmet Kıvılcımlı Nazım Hikmet’e neden kızardı? Kaan Arslanoğlu, son kitabında hem bu soruları tartışıyor, hem de psikiyatriyi, felsefeyi ve genetiği harmanlayarak siyasete, sola ve tarihe bakıyor.

Kaan Arslanoğlu, Türkiye Komünist Partisi’nin efsane karakterlerinden Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın adını ilk kez 12 yaşındayken gazetelerden okumuş. Kaan Arslanoğlu, 1959 doğumlu olduğuna göre, tarih, 1971. Gazetelerden okuduğu ve çevresinden duyduklarına göre, gençleri silahlı eylemlere kışkırtıp sonra da sınır ötesine tüyen, aldatılarak ölüme sürüklenen solcu gençlerin kanına giren bir adam Kıvılcımlı. Gazetelerle, çevrenin dili böyle olduğuna göre 12 Mart günlerinde Türkiye. Kemal Tahir yaşıyor. Ama Orhan Kemal öleli bir yıl olmuş. Tanpınar öleli ise, 9 yıl. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü anan yok. Buna karşın “İnce Memed” rüzgarı hala durmamış. “Anayurt Oteli’nin yayımlanmasına iki, Yusuf Atılgan’ın Hacırahmanlı köyünden İstanbul’a taşınmasına daha beş yıl var. “Parasız Yatılı” yayınlanmış. “Tutunamayanlar” da.

Hayır, böyle bir edebiyat okuması yapmıyor Kaan Arslanoğlu.
Çünkü bu kitabın konusu edebiyat değil. Sol. Söz bir ara Nazım Hikmet’in şiirine gelse de rahatlıkla diyebiliriz ki “Evrimsel Açıdan Devrim” Kaan Arslanoğlu’nun bugüne kadar yayımlanmış en politik kitabı. Dolayısıyla, bu yanıyla politikayla, ama tabii, sol cenahtaki politikayla yakından ilgili okura çok şey söyleyecektir. 12 Mart’ı ya da 12 Eylül’ü bizzat yaşadıysanız ya da diyelim ki o dönemleri merak eden genç bir okursanız kitabın 1. bölümünü oluşturan, “Hikmet Kıvılcımlı’yı Anlamak”, fazlasıyla ilginizi çekecektir. Bu biir. Yalnız hemen uyaralım: Beş ana bölümden oluşan “Evrimsel Açıdan Devrim”, bir nostalji kitabı değil. Yani, hem geçmişi yadedeyim, hem de hisleneyim olayı yok! Bu da ikii.

Evet, Kaan Arslanoğlu, geçmişe, üstelik de sadece yakın geçmişe, 12 Mart ya da 12 Eylül’e değil, daha uzağa, Nazım Hikmet’li yıllara, 1940’lar Türkiye’sine gidiyor. Okurunu, komünistler, işkenceler, dönemin meşhur polisi Parmaksız Hamdi, Nazım Hikmet, ihanetler derken tek parti diktasının atmosferini başarıyla hissettiriyor. Fakat bunu duygulanımlar boyutunda değil, tarihsel bir zeminde oturtarak, verilerden, notlardan yola çıkarak yapıyor. Peki, didaktik mi bunu yaparken? Değil. “Politik Psikiyatri’de ya da kendi okurunun alışık çizgiye yakın bir üslupta, mümkün olduğu kadar anlatılanı sadeleştirerek, okuruyla doğrudan iletişime geçer bir üslupla yapıyor.

Arslanoğlu, siyaseten doğrucu bir yazar değil. Olmadığı gibi aykırı, hatta, ilk anda, özellikle alt bir okuma yapmazsanız ya da sonraki cümlelere bakmazsanız, provokatif gibi algılanabilecek cümleler (örnekse: “İnsan hakkı kavramını burjuva bir değer yargısı olarak sürekli küçümseyen biri olan ben..”) de kuran bir yazar. Üstelik de, bunu kendi cenahına ve ‘kutsal’larına (örnekse: Stalin’e, Stalinistlere ve anti-Stalinist’lere aynı anda karşı çıkarak) da rahatlıkla yöneltebilen bir yazar. Doğrusu bu ya, bu da, onu tıpkı Cemil Meriç gibi iki dünyada da yalnız bırakan bir etmen.

BUGÜNÜN İKLİMİ

Köylünün sefaleti. İşçinin direnişi. Küçük aydının bunalımı. Nasıl 1960’larla 1970’lerin edebiyatına ve sanatına nüfuz etti ve damgasını vurduysa, bugünkü iklim de dille oynamayana, ‘şiire’ yakın metinler yazmayana, ‘masalsı’ atmosferler yaratmayana, sırf anlatmak için anlatmayana, ‘yeni roman’ın örneklerini vermeyene mesafeli. Bunun sonucunda da görmezci, yok sayıcı. Eh, bu anlamda da değişen bir şey yok.

“Evrim Açısından Devrim”e gelince, görünen o ki, Kaan Arslanoğlu, bu kitabında da dilediği kadar günümüzün en parlak felsefecileri, (ki bu arada ikisi de Marksistler) Zizek’le Karatani’nin ya da Althusser (evet, şu karısını boğan ‘deli filozof’) üzerinden Marksizmi, Stalin’i tartışsa da, Lenin’i günümüze getirse de, psikiyatri bağlamında Lacan ve Derrida’yla konu alsa da, (bilim kurgu yazan genç birkaç yazarı saymazsak) ya da insan doğasına, zekasına ve genetiğe kafa yorsa da, ekonomiyi tartışsa da, 3. tekilin Tanrısal gücüyle konuşmadığı, dahası, meseleyi mümkün olduğunca sadeleştirerek anlattığı ve anlaşılır olduğu müddetçe kabul görmeyecek. Bu da iki kere iki dört!
 
ALINTI

Tuesday, April 3, 2012

Bu Kâbuslar Neden Cemil?

Bu Kâbuslar Neden Cemil?
Yeşilçam’da Erkeklik ve Mazlumluk
 

Popüler sinema her zaman kolektif arzu ve kaygıları seslendiren imgelerle doludur. Bu Yeşilçam için de geçerli. 70'li yılların Yeşilçam filmlerinde yer bulan imgeler de çoğu zaman modernleşmenin ve kapitalizmin sonuçlarına bağlı kolektif huzursuzluk, kaygı ve arzulara tercüman olmuşlardır. Kuşkusuz farklı biçimlerde. Dönemin Yeşilçam filmlerinde birçok farklı ses birlikte işitilir. Bunlardan biri güç ve intikam peşindeki saldırgan bir erkeğin sesidir. Hesap soran, başkalarına haddini bildirmek isteyen, her şeyi kontrol etmeyi arzulayan, bu arzusunun karşısına dikilen her tür engeli sınırsız bir şiddet kullanarak ortadan kaldıran bir erkeğin sesidir bu.


       Bu Kâbuslar Neden Cemil? bu sesi, bu sesin işitildiği erkek filmlerini konu alıyor. İki temel soru var: İlki, ne oldu da, Yeşilçam'ın hep anadili olmuş olan melodramın sesi, 70'lerle birlikte eril bir sese teslim oldu? Kolektif kaygıyı yatıştırmakta sıklıkla başvurulan Kurtarıcı Kahraman figürünün erkekliğin korkularıyla ilişkisini nasıl anlamalıyız? Diğeri, Türkiye'nin aynı dönemde yaşadığı siyasi, kültürel ve toplumsal hareketlenmenin Yeşilçamdaki izdüşümünü erkek filmlerinde nasıl kaydedebiliriz? 
       Baba, oğul, koca, sevgili olarak erkek — ezik ya da kahraman, polis ya da militan, patron ya da işçi, adil ya da değil, Türkiye erkekliğinin hallerinin, popüler sinema üzerinden ne denli başarıyla okunabileceğini kanıtlıyor bu kitap.


Kemal Varol, “Ulusun arzusu, erkeğin kâbusu”, Radikal Kitap Eki, 28 Ekim 2005


Hepimizin hafızasında mutlak yer edinmiştir: Kabadayı-baba, kanun adamı-komiser, müteahhit-işadamı olarak karşımıza çıkan kimi 'tipik' Yeşilçam kahramanları, tövbe edip silahlarını (iktidar araçlarını) savcı-polis kardeşlerine, sevgilililerine ya da geride bıraktıkları 'mücadele arkadaşlarına' teslim ederek tam da evlerine, dua ederek oğlunun bu 'kirli dünyadan' dönüşünü bekleyen annelerine ya da deniz kıyısında yol gözleyen sevgililerine kavuşacakken filmin 'kötü' adamı tarafından 'gaddarca' öldürülürler. Bu filmler, kavuşmanın imkânsızlığını, arzunun hep orada durduğunu ama ulaşmanın da mümkün olmadığını, 'kötüler' dünyasında yalnızca güç ve iktidarla ayakta kalınabileceğini fısıldarlar bize. Birçoğu 70'ler Türkiye'sinde çekilen bu türden filmler, kimi farklı özellikler taşımakla beraber, dönemin hâkim ruhunu taşımaları açısından gizli bir öneme sahipler. Ama ne yazık ki 70'ler Türkiye'sine yeterince önem atfedilmediği, bu dönem ürünlerinin dönemin ruhunu anlamak açısından yeterince incelenmediği de bir gerçek.
       Ancak, bugün durduğumuz noktadan 70'ler Türkiye'sinin hâlâ bir 'anlama' muhtaç olarak göründüğünü, bu yüzden, sınırlı olmakla birlikte söz konusu dönemin bazı yazarlar için hâlâ bir çekim alanı olduğunu da belirtmek gerek. Murat Belge'nin çeşitli alanlarla ilgili çalışmaları, Nurdan Gürbilek'in 70'ler Türkiye'si ile edebiyat arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye davet ettiği denemeleri, Meral Özbek'in, Orhan Gencebay bağlamında ele aldığı 'arabesk' müzikle ilgili incelemeleri, söz konusu dönemi aydınlatma ve bu dönemin 80'lere olan etkisini göz önüne serme anlamında büyük öneme sahipler. Umut Tümay Arslan'ın yazdığı Bu Kâbuslar Neden Cemil? de yukarıda adını andığımız kültürel çalışmalara bir yenisini ekleyerek, 70'ler Türkiye'sinde çekilmiş dört filmi, 'Yeşilçam'da Erkeklik ve Mazlumluk' alt başlığı altında inceliyor.
      Hepsinde de Cüneyt Arkın'ın başrollerini oynadığı, 1973 tarihli 'Çaresizler', 78 tarihli 'Kılıç Bey', 75 tarihli 'Babanın Oğlu' ile yine aynı tarihli 'Cemil' filmlerini inceleyen kitap, bu dört filmin içerik çözümlemeleri ile çekildiği dönemler arasındaki paralelliklerin izini sürüyor.
       Bu dört filmi de 'Yeşilçam erkek filmi' olarak niteleyen Umut T. Arslan, bu filmleri iki gruba ayırarak ilk grup filmleri ('Çaresizler' ile 'Kılıç Bey') muhafazakâr popülist, diğer iki filmi de ('Babanın Oğlu' ile 'Cemil') radikal popülist retorikten beslenen film kategorisine sokarak, öncelikle Yeşilçam'ın neredeyse hep anadili olarak nitelendirilen melodramın, 70'lerle birlikte neden eril bir sese teslim olduğunun cevabını arıyor kitabında.


Yeşilçam'ın eril sesi


Yeşilçam erkek filmlerinde, güvenli bir topluma ve cemaate duyulan özlem, şefkat, dayanışma, telafi arzusu, tehditkâr dış dünya, köşeye sıkıştırılmışlık hissi, komplo korkusu, kapitalizm ve modernleşme maliyetlerinin doğurduğu toplumsal kaygıların metaforik ve metonomik temsiller yoluyla farklı toplum tahayyüllerine yönlendirildiğini belirten Arslan, filmlerle toplumsal tarih arasındaki ilişkiyi şifrelenmiş bir ilişki olarak tarif ederek, film metinlerini Freud'un rüya yorumuna benzer bir biçimde incelediği kitabında birçok çarpıcı sonuca varıyor. (Söz konusu yönetimin Türkiye'de son zamanlarda şiir ve roman çözümlemeleri için de kullanıldığını ve bu yöntemin, içinde birtakım sorunlar barındırdığı kaydını da düşürmemiz gerekiyor).
       Dönemin Yeşilçam filmlerinde birçok farklı sesin birlikte işitildiğini belirten Arslan, bu seslerden birinin de, güç ve intikam peşindeki saldırgan bir erkeğin sesi olduğunu söyleyerek, bu sesin, "her istediğini keyfince cezalandıran, geçmişte kendisine yapılanların, uğradığı haksızlıkların, kaybettiklerinin, kendisinden çalınanların hesabını sorup, haddini bildirmek isteyen, dışarıdaki her şeyi kontrol etmeyi arzulayıp bu arzunun karşısına dikilen her engeli şiddet kullanarak ortadan kaldıran bir erkeğin sesi" olduğunu vurguluyor. Arslan, geçmişte yaşanılan acı ve haksızlıkların, kaybedilenlerin, hemen her zaman baba-oğul hikâyesine aktarılarak anlatıldığını belirttikten sonra, bu filmlerdeki güçlü eril sesli kahramanı psikanalitik bir incelemeye tabi tutuyor.


       Cüneyt Arkın'ın başrollerini oynadığı bu filmlerdeki esas meselenin, eril cinsel kimlik probleminin, erillik meselesinin çözüme kavuşturulmasından başka bir şey olmadığını vurgulayan yazar, bu noktadan hareketle, bu filmlerdeki baba-oğul arasındaki salınımı, kahramanın çektiği acıları görecek bir kadın bakışına neden ihtiyaç duyduğunu, güçlü bir kurtarıcı erkek (baba) figürü olarak ortaya çıkan kahramanın, eril cinsel kimlik krizini, erilliğin kaybına dair korkuyu nasıl açık ettiğini filmden alınmış fotoğrafların eşliğinde tartışmaya açıyor.
       Örneğin, Cüneyt Arkın'ın Uzakdoğu dövüş sanatlarına ilgi duyduğu ve birçok filminde bu dövüş sanatındaki hünerini gösterdiğini hepimiz biliriz. Ama Umut T. Arslan'ın da değindiği gibi Kılıç Bey'in (Arkın'ın) parmaklarını 'kötü' adamların boğazına sokması, gözü dönmüş bir şekilde kurbanlarını boğazlaması, eğer olay bir fabrikada vuku bulmuşsa, vinçten tutun da en küçük bir tornavidaya varana kadar tüm fabrika araç gerecini silah olarak kullanmasının gerekçesinin nasıl açıklanabileceğinin cevabını tam da toplumsal hafızanın katmanlarında saklı. Arkın'ın söz konusu filmlerdeki abartılı şiddet örneği sahnelerini, çoğu zaman yapıldığı gibi, komik birer unsur olarak geçiştirmek kolay. Ama asıl önemli olan, bu abartılı şiddetin tam da örttüğü şeyi açıklamakta. Bu açıdan, bu filmlerdeki eril kahramanın doğasını başarıyla çözümlüyor Arslan.


Eril ve mazlum


Bu erilliğe eşlik eden mazlumluk var bir de... Mazlumluğu Yeşilçam'ın karakteristik ruhu olarak tanımlayan Arslan, mazlumluğun sahneye her defasında farklı biçimlerle çıktığını vurguladığı kitabında, söz konusu filmlerin çocukluğu ve mazlumluğu sevmeye, bu durumdan haz almaya çağıran metinler olarak görülmesi gerektiğini de belirtiyor. Çocuklarla halkı özdeş kılan bu filmlerin, halkı suçsuz, yetim ve mahrum bırakılmış olarak tarif ederken, onu kendi kaderini tayin etmekten de aciz gösterdiğini belirten Arslan, halkın kendini koruyacak bir babaya ihtiyacı olduğu temasının gizliden gizliye verildiğini, geleceğin babasız da kurulabileceğine dair ortaya çıkan her olasılığın, kendi kaderini tayin etmek için gösterilen her iradenin dış dünyayı tümden kuşatan bir kötülük kurgusu içinde boğulduğunu vurguluyor: "Dolayısıyla" diyor Arslan, "bu filmler, bir yandan dönemin toplumsal hareketlerini ve yarattıkları iradeyi gösterirken, beri yandansa yaratılamayan alternatif sonucu mazlumluğa, çocukluğa, baba kucağına dönüşü sahnelerler". İncelemenin ortaya çıkardığı sonuç yaklaşık olarak şu: Ulusun arzularını yansıtan bu 'erkeklerin' de en az ulus kadar kâbuslarla sarmalanmış ve tıpkı ulus gibi 'yetim-eksik' olmakla tarif edildikleri.
       Kitabın işaret ettiği erillik problemi ve bu durumun toplumsal hafızadaki yansıması iyi takip edilince, nasıl oluyor da 'baba' sıfatını alan bir cumhurbaşkanının her kriz döneminde yeniden ortaya çıktığı, öldürülen bir emniyet müdürünün nasıl da 'baba' olarak nitelendirilip toplumsal hafızanın ulular makamına yükseltildiğini, bu ülkedeki kimi sanatçılara neden 'baba' payesinin verildiğini, Tayyip Erdoğan'ın, kendisine yetimleri olduğunu ve onlara iş bulmasını isteyen bir kadına, "bende 70 milyon yetim var, ben ne yapayım" derken kendisini neden ve nasıl yeni bir 'baba' olarak tarif ettiğini anlamak daha kolay.
       Bu Kâbuslar Neden Cemil?, 70'ler Türkiye'sinin Yeşilçam'daki erillik meselesine kapı aralaması kadar, söz konusu dönemin günümüzdeki uzantılarını anlamak açısından da kültürel çalışmaların son yıllardaki en yetkin örneklerinden biri.

Monday, April 2, 2012

Eşcinsel Kadınlar


Eşcinsel Kadınlar 
CENK ÖZBAY,SERDAR SOYDAN
 – 14 yaşından beri kendimi lezbiyen olarak tanımlıyorum.
– Dışarıda olsam bugün anne olmayı isterim açıkçası, ama Türkiye'de bununla nasıl başa çıkabilirim bilmiyorum.
– Kendimi bildim bileli kadınlardan hoşlandım. Hiçbir zaman erkeklere ilgi göstermedim.
– Orta ikide uzaktan âşık olduğum bir kız vardı, okuldan kaçardım onu görmek için.
– Lezbiyenler tam anlamıyla değil ama çoğunlukla erkeksidir.
– Farklı ölçülerde de olsa, ben her insanda hem kadınca hem erkekçe bir yan olduğuna inanıyorum.
– Erkeklerle ilişkide hiçbir zaman tam olarak olmayan birşeyler var, duygularla ilgili birşeyler...
– Bazı arkadaşlarım biliyor, ama ikimiz de ailelerimize açılmadık.
– Barlar bizi pek açmıyor, sonuçta barlarda maalesef tükettikçe varsınız.
–Bütün kadınların uğradığı ayrımcılığa zaten maruz kalıyoruz, bununüzerine bir de eşcinselliğimizden dolayı birçok ayrımcılığa daha maruzkalıyoruz. Bu yüzden bence lezbiyenler özellikle feminist olmalı...
CenkÖzbay ve Serdar Soydan'ın röportajları Türkiyeli eşcinsel kadınlarıncinsel ilgiler, aile ve büyüme ortamı, erkekler, arkadaşlık, dostluk vesevgililik, kadınlık durumu, iş ve eğlence, ayrımcılık, feminizm vekimlik konularında kendi deneyimlerini özgürce ifade etmelerine olanaksağlayan bir çalışma.
 rem: İçimde Kelebekler Uçuşuyordu
Derya: "İki Üç Ay Kadın Yüzü Görmediğim Oluyor"
Defne: "Öpüşmekten Nefessiz Kalıyorduk"
Demet + Ayça: "Çok Şanslıyız, Birbirimizi Bulduk"
Yeşim: "Lezbiyen Olarak Bildiğim Tek Ben Varım"
Nur: "Nur Kız Değildi..."
Müge: "Lezbiyen Beraberlik Artık Mucize Değil"
Nurhayat: "Belki de Hep İçimdeydi"
Filiz: Sappho-Bilitis-Filiz
Anne: "Burada Yaşlı Lezbiyen Yok"
E + D: "Görücü Usulü Sevgiliyiz"
Anıl: "Caddede Herkes Heteroseksüel Değil"
Zeynep: "Lezbiyenliğimi Bir Etiket Olarak Taşımak İstemiyorum"
Gia: "Dış Görünüş O Kadar Önemli Değil"
Bahar: "Gökkuşağının Altından Geçmeye Çalışıyordum"
Deniz: "Lezbiyen Ortam Gerçek Gibi Değil"
Elif: "Peri Kızları Gibiyiz"
Femidom: "Klişeleri Alaşağı Ediyorum"
Ebru: "Her Şey Gerçekten Çok İyiydi"
Guernica: "Utanç Bitti!"
Ayşe: "Erkekler de Bizimle Birlikte Feminist Oldu"
Esra: "Keşke Bütün Lezbiyenler Senin Gibi Olsa"
İki erkek olarak, böyle bir projeye girişirken, bugüne kadararaştırılmamış, düşünülmemiş, yazılmamış ve –çoğu gerçekle alakasıolmayan duyumlar dışında– bilinmeyen, bu "kapalı" ve "karanlık" konuda,bir ilk eser meydana getirmenin zorlu olacağının bilincindeydik. Buzorluluğa, kadın olarak ataerkil sistem tarafından, eşcinsel olarakheteroseksizm ve homofobi tarafından dışlanan, baskı altına alınan,hatta yok sayılan eşcinsel kadınların, kendileri hakkındaki bir kitabıiki erkeğin hazırlamasına –doğal olarak– önyargılı olabilecekleri ve busebeple projeden uzak durmayı tercih edebilecekleri gerçeği deeklenince, her şey iyice içinde çıkılmaz bir hale geliyordu. Bu açıdan,eşcinsel kadınların projeye güvenmelerini, ciddiyetimizden vesamimiyetimizden emin olmalarını sağlamak için, öncelikle üç aylık birsüre boyunca, konu hakkında okuyarak, bakışımızı ve tanımlamalarımızınetleştirdik.
 
24 Lezbiyenin Öyküsü
 
Üniversiteöğrencisi Cenk Özbay ile Serdar Soydan toplumun farklı kesimlerindenlezbiyen kadınlarla röportajlar yaptılar. Bu röportajların 24'ünü"Eşcinsel Kadınlar" adıyla kitap haline getirdiler.
Kendileriile yaptığımız röportajdan sonra Serdar Soydan, "gay" i Türkçeleştirip"gey" diye yazdıklarını, biz de böyle yazarsak çok sevineceklerinisöyledi. Onları kırmadık. Bu kitabı yazmaktaki amacınız nedir?
Cenk Özbay: Amacımız Türkiye'de benzeri olmayan gey-lezbiyençalışmalarından birini yapmaktı. Daha önce böyle kitaplar kurgusalolarak yazılmıştı, literatüre uygun değildi. Bu, Metis'ten çıkan'Cinsellikler' serisinin ikinci ayağı. İlki "Erkek Eşcinseller"di.
Nasıl bir araya geldiniz?
Serdar Soydan: Türkiye'de kadın eşcinselliği kitabı yoktu. Metis editörarıyordu, biz de istiyorduk. Bu şekilde bir araya geldik.
C.Ö.: Ben okulda toplumsal cinsiyet sosyolojisi çalışıyorum. Serdar dagey aktivist. Gey hareketler çalışma alanıma giren şeyler olduğu için,ortak arkadaşlarım Serdar'la tanıştırdı.
Bu kadınları kitapta buluşturan şey cinsel eğilimleri. Peki bukadınların lezbiyenliğe bakış açıları nasıl? Yani varoşta yaşayanla üstdüzey bir gelire sahip kadının lezbiyenliği yaşayışı aynı mı?
C.Ö.: Bizim Boğaz'da çok güzel evi olan bir katılımcımız, bir deMaltepe'de varoşta oturan bir katılımcımız da var. İkisi aynı yaşlarda.Varoştaki ciddi problemler yaşıyor. Lezbiyen olmanın getirdiği bazışeyleri yapamıyor. Bara gitmek, uygun kıyafet giymek, internete girmekgibi... Boğaz'daki kız ise bunları takmadan kendi evinde yaşıyor.Aktivist örgütlere katılmıyor ve yurtdışına gitmeye hazırlanıyor.
Kadınları ikna süreci nasıl geçti? Çok zorlandınız mı, yoksa hemen kabul ettiler mi?
S.S.: Direkt kabul edenler de istemeyenler de oldu. Kişisel çevremden bazı arkadaşlarım hemen destek verip kabul ettiler.
C.Ö.: Tabii, muhalefet eden de oldu. Serdar'ın en yakın arkadaşlarındanbiri röportaj vermeyi kesinlikle reddetti. Öte yandan hiç tanımadığımızbir kadın röportaj vermeyi hemen kabul etti. Sırf erkek olduğumuz içinmuhalefet edenler de oldu. Onlara böyle davranarak dışlandıklarısistemi baştan yarattıklarını anlattık.
C.Ö.: Lezbiyenlik gerçeğini tam da bu sokakta, yan dairede, otobüsteolabilecek hayatlarla anlatmayı tercih ettik. İlginç hikayeler var amabiz bunları cımbızla seçip kitabı onların üstüne kurmak istemedik. Bukitaptaki 24 kadın öyle bir ele alınabilir ki, hepsiyle tek tekröportaj yapıldığında inanılmaz sansasyona malzeme olurlar.
S.S.: Zaten eşcinsel bireyler sürekli marjinalize ediliyor.
Neden iki büyük şehirle sınırlı kaldınız? Anadolu'ya ulaşmaya çalıştınız mı?
C.Ö.: Çok çalıştık. Ama ulaşamazsın. İzmir'deki lezbiyenler biletoparlanıp da röportaj verecek hale gelemediler. Biz büyük şehir-taşrafarkını ortaya koymaya çalıştık. Ama yapamadık. Şu anda Diyarbakır'dayaşayan kadına ulaşamazdık çünkü orada "Ben lezbiyenim" diyen, röportajverecek bir kadın yok.
"Lezbiyenlerin erkeksi olması onları daha güçlü ve söz sahibi hale getiriyor"
Toplumun eşcinsel erkeklerle kadınlara bakışı arasında fark var mı?
C.Ö.: Eşcinsel kadınlar daima sayıca az olduklarını iddia ediyorlar. Buyüzden de güçsüz ve az görünür olduklarını söylüyorlar. Bir mesele çokönemli, o da erkeksilik. Erkeklerin kadınsılığı onlara daha çok saldırıgetirirken, lezbiyenlerin erkeksi olması onları daha güçlü ve birçokalanda söz sahibi haline getiriyor.
Lezbiyenlerle geyler iyi anlaşabiliyor mu?
C.Ö.: Ben pek iyi anlaştıklarını düşünmüyorum. Bu kadar röportajyaptık. İyi anlaştıklarını, iyi çalıştıklarını, beraber güzel işlerçıkardıklarını, iyi zaman geçirdiklerini sanmıyorum.
Kitaptaki röportajlardan...
"Annem öğrendiğinde 9 ay odadan çıkmadım"
o (...)Lezbiyenliğimizden hiç gocunmuyorduk, bizi hiç etkilemiyordu.Sarılıyorduk, çok açık şekilde öpüşmesek bile lezbiyen olduğumuzusaklamıyorduk. (...) Gerçekten ailemle bazı konularda sürekli yüz yüzegelmek durumunda olsaydım olaylar nasıl gelişirdi bilmiyorum. "Babamçok üzülüyor, bunu nasıl en aza indirebilirim?" diye çok düşündüm.(...) Anne olma fikrinde hakikaten zorlanıyorum, bir çocuklauğraşırken, ona şefkat verirken, böyle bir aşamada hissetmiyorumkendimi. (Ebru, 1979 doğumlu, öğrenci)
o (...)Kızlardan hoşlanmamın hiç sorun yaratmayacağını düşünüyordum,sonra bunun her şekilde karşıma çıkacağını anladım. (...) Bu öğrenilir,kulaktan kulağa yayılır, dalga geçilir, dışlanırım diye üzerimde bayağıbir psikolojik baskı oluştu. (...) O noktadan sonra inanmak istemedim,"Ben kesinlikle erkeklerden hoşlanabilirim, yapabilirim" diyerek birçokerkekle çıktım. (...) Birkaç sene öncesine kadar bu böyleydi. Baktımolacak gibi değil. (...) Lezbiyenlik medyada sadece erkeklerinfantezisine hizmet ediyor, gerçekten neler olduğuyla hiç alakası yok.Bir fotoğraf konacaksa sadece erkeklerin beğenisine hizmet etmesigerekiyor. (Defne, 1980 doğumlu, öğrenci)
o (...)Annem öğrendiği zaman, baskı kurdu üzerimde, ben sekiz-dokuz ayboyunca odamda yaşadım. Selamlaşmadık, konuşmadık, sadece işaretleştik.(İrem, 1976 doğumlu, ekonomist)
o Konuştukları 40 kadından 24'ünün röportajını kitaba koydular.
o Bu kadınların yaşları, eğitim seviyeleri, gey-lezbiyen harekete bakış açıları, toplumdaki konumları çok farklı.
o Aktivistlik anlamında Türkiye'nin en aktif lezbiyenleri de, hiç katılmamış olanları da var.
o Meslekleri de çeşitlilik gösteriyor. Varoştan da kız var,uluslararası kaptan olan da. Üniversitede profesör olan da varfotoğrafçı olan da.
o Kitaptaki en küçük kadın 17, en büyük kadın 46 yaşında. Yaş ortalamaları 28.

Yazarlar Hakkında:
Cenk Özbay,1980 yılında İzmir'de doğdu. STFA Anadolu Teknik Lisesi BilgisayarBölümü'nden mezun oldu. Halen Boğaziçi Üniversitesi SosyolojiBölümü'nde okuyor. Erkeksilik, popüler kültür, kimlik ve cinsiyetilişkileri konularında yayımlanmış yazıları ve projeleri var.
Serdar Soydan, 1980 yılında İstanbul'da doğdu.Ümraniye Anadolu Lisesi'nden mezun oldu. Mimar Sinan Üniversitesi GüzelSanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümü'nde okuyor ve televizyondizilerinde çalışıyor. "Türk Edebiyatında Eşcinsellik" konulu biraraştırma sürdüren Soydan, Legato ve Lambda İstanbul katılımcısı.

Ayşe A. Duru, “Yoğun ihtiyaç üzerine”, Radikal Kitap Eki, 11 Temmuz 2003

Türkiye'de lezbiyenlerin ve biseksüel kadınların uzun yıllardır yaşattıkları beklenti nihayet meyva verdi ve bazı marjinal romanların sayfa aralarından, belirsiz imalardan, telaffuz edilemeyen kelimelerden sonra ilk kez açık bir lezbiyen kitap yayımlandı. Eşcinsel Kadınlar'da toplam yirmi iki röportajda (iki tane de çift var) lezbiyenler ilk defa aracılandırılmadan, renk malzemesi haline getirilmeden, zorla hayatlarına erkekler katılmadan konuşma ve kendi seslerini duyurma imkanı buluyorlar. Demek ki bunu yaşamak için 2003 yılına dek beklememiz gerekiyordu.
       Kitapta hayatı aktarılan kadınlar büyük çeşitlilik gösteriyor ve hemen her röportajda, 'ayrıksı' olmayan, lezbiyenlerin yaşam pratiklerini tüm çıplaklığı ile, en acı ve sevimli yönleriyle birlikte sunmaya çalışan bir gayret görülüyor. Böylelikle Türkiye'de lezbiyen ve biseksüel kadın olmanın neleri beraberinde getirebileceğini kavrıyoruz.
       Ben iki noktayı daha vurgulama taraftarıyım. İlki biseksüel kadınlar. Kitabın başlığı özellikle 'Lezbiyenler' olmadığı için kendilerine bu kitapta yer bulabilmişler ve bugüne kadar Türkiye'de hiç konuşulmamış bu cinsel kimliği ilk kez dillendirebilmişler. (Bu, geçen yıl çıkan erkek eşcinseller kitabının da büyük eksikliği idi.) Bu anlamda Anıl ve Ebru'nun röportajları 'bir insan hem kızlardan hem erkeklerden nasıl hoşlanır?' sorusuyla ilgilenenler için mücevher değerinde.
       İkinci nokta da lezbiyen beraberlik yaşayan iki çift ile beraberce yapılan söyleşiler. Sevgililerini anlatan tek kadınlar da var, ama bir arada olmanın yarattığı ruhu bu iki röportajda duyumsamamak ve lezbiyen deneyime farklı gözle bakmamak mümkün değil.
       Kitabın iki genç yazarından Cenk Özbay bir sosyoloji öğrencisi ve mülakatların tümünü okuduğunuzda onun bazı kaygılarının izlerini sorularda görebiliyorsunuz. Serdar Soydan ise açık bir eşcinsel aktivist, Lambda ve Legato'lu. Katılımcı bulmak da onun büyük faydaları olduğu beli oluyor. Soydan, samimi ve kısa önsözüyle, Özbay da gay ve lezbiyen çalışmalarını toplumsal cinsiyet sosyolojisine oturtma konusundaki pek çok tartışmayı etraflıca ele aldığı makalesiyle kitabın açılışını yapıp sonra geri çekiliyorlar. Kadınlar konuşsun diye.
       Türkiye'de lezbiyen ve biseksüel kadınların kendi seslerini duyurmalarına fırsat veren bu ilk kitap umarız ki çok okunur, çok konuşulur ve yeni tartışmaları tetikler. Sosyal bilimci akademisyenlerin, öğrencilerin, feministlerin, ve elbette gay, lezbiyen ve biseksüellerin mutlaka okumaları gereken bir çaba. Tebrikler.
ALINTI

Thursday, March 29, 2012

Yükselen Duvarlar, Zayıflayan Egemenlik

Yükselen Duvarlar, Zayıflayan Egemenlik
 Wendy Brown
Özgün adı: Walled States, Waning Sovereignty
Berlin Duvarı'nın sevinç gösterileri içinde yıkılışından sadece yirmi yıl sonra, neden birçok devlet sınırlarına duvar çekme yarışına girdi? Her şeyin küreselleşmesinden büyük bir hoşnutlukla söz edilen bir dönemde, nasıl oluyor da dünyanın dört bir yanında kilometrelerce uzunlukta duvarlar yükseliyor? Ulus-devletlerin aşınan egemenlikleri ile bu duvarların örülmesi arasında nasıl bir ilişki var? Kaçak göçmenlere ve kaçak ticarete karşı devletlerine sınırlara set çekme çağrısında bulunan yurttaşları harekete geçiren düşünceler, daha doğrusu duygu ve arzular neler? Mantıkları bakımından Çin Seddi'nden pek de farklı olmayan bu sınır bariyerleri amaçlarına ulaşabilir mi, nereye kadar?
 Neoliberalizme eleştirel yaklaşan teorisyenler arasında önde gelen bir isim olan Wendy Brown, bu sorulara cevap ararken, siyaset felsefesi, iktisat ve tarihin yanı sıra –tıpkı daha önce yayımladığımız Tarihten Çıkan Siyaset'te olduğu gibi– siyasallaştırılmış bir psikanalize başvuruyor. Ortaya attığı soruları farklı cepheleriyle ele alarak, meseleyi kavramamızı kolaylaştıracak zengin bir tablo sunan Brown, aynı zamanda, sınır duvarları gibi özel ama maddi bir olgudan yola çıkarak, içinde yaşadığımız dünyanın genel gidişatını muhalif bir bakış açısıyla değerlendiriyor.
Sosyal bilimlerde konuyu bu ölçüde doğrudan ele alan ilk kitap Yükselen Duvarlar, Zayıflayan Egemenlik. Ayrıca, yazarın birikimi ve kıvrak zekâsıyla da son derece özgün bir metin. Küresel siyasetin güncel gelişmeleriyle ve günümüzün siyaset felsefesiyle ilgilenenlerin, ama aynı zamanda içinde yaşadığımız dünyayı anlamaya çalışan herkesin ilgisini çekecek bir yapıt.
Okuma Parcasi:
Savunma amaçlı tahkimat 1944'te Atlantik Duvarı'nda açılan gedikle nereden bakılırsa bakılsın son buldu. Bundan sonra da asli bir savunma aracı olarak resmi duvarların hiçbir hükmü kalmamıştır.
        – Paul Hirst, Space and Power (Mekân ve İktidar)
         Artık esnek sınırlara ihtiyacımız var, katı, geçirimsiz sınırlara değil... Yirmi birinci yüzyılın eşiğinde, egemenliği güçlendirmemizin bir esprisi kalmadı.
        – Şimon Peres, Yeni Ortadoğu
         Onlara söyledim: Yerleşim yerlerinizin etrafını tel örgüyle çevirmeyin. Tel örgü koyarsanız, genişlemenize de sınır koymuş olursunuz. Bize ait yerlerin değil, Filistinlilerin etrafına tel örgü örmemiz gerekiyor.
        – Ariel Şaron, aktaran Neve Gordon, Israel's Occupation
        (İsrail'in İşgali)
         Duvar kampı yaratmamış, kamp kurma stratejisi ve gerçekliği duvarın yapımına yol açmıştır.
        – Adi Ophir ve Ariella Azoulay, "The Monster's Tail"
        (Canavarın Kuyruğu)
         Kalelerin genellikle yarardan çok zararı dokunur.
        – Niccolo Machiavelli, Titus Livius'un İlk On Kitabı Üzerine Söylevler
        Artık "Küresel Dünya" diye adlandırır olduğumuz bu dünya, açma ile set çekme, kaynaşma ile ayrışma, silme ile yeniden yazma arasında esaslı gerilimler sergiliyor. Bu gerilimler bir taraftan sınırların giderek liberalleşmesiyle, bir taraftan da sınır tahkimatına görülmemiş düzeyde kaynak, enerji ve teknoloji yatırımı yapılmasıyla somutlaşmaktadır. Küreselleşme birbiriyle bağlantılı birçok gerilimi belirleyici birer özellik olarak taşıyor bünyesinde: Küresel ağlar ile yerel milliyetçilikler, sanal güç ile fiziksel güç, özel mülkiyet ile açık kaynak, gizlilik ile şeffaflık, yurtlaş(tır)ma ile yersiz-yurtsuzlaşma arasındaki gerilimleri. Bunun yanında, ulusal çıkarlar ile küresel piyasa, dolayısıyla ulus ile devlet ve tebaanın güvenliği ile sermaye hareketleri arasındaki gerilimler de küreselleşmenin belirleyici özellikleri olarak karşımıza çıkıyor.
 Bu gerilimlerin yuvalandığı yerlerden biri, yerküreyi çizgi çizgi bölen yeni duvarlardır. Soğuk Savaş Avrupası'nın son kaleleri ile Güney Afrika'daki apartheid rejiminin yıkılışı dünya çapında sevinçle karşılanırken dahi, bu duvarların yapımına büyük bir şevkle devam edilmiştir. En iyi bilinenleri, ABD'nin güney sınırına inşa ettiği heyula ile İsrail'in Batı Şeria sınırı boyunca uzanan duvardır. Aynı taşeron firma(1) tarafından, aynı teknolojik donanımla gerçekleştirilen bu iki proje meşruiyetini de birbirinden almaktadır. Bunlar gibi daha birçok duvar var. Kendi sınırları dahilinde iç duvarlar ve kontrol noktalarıyla bir labirente benzeyen apartheid sonrasının Güney Afrikası, Zimbabve sınırına tartışmalara yol açan elektrikli bir güvenlik bariyeri inşa etmiştir. Yemen sınırında inşasına giriştiği üç metre yüksekliğindeki beton güvenlik duvarını yakın zamanda tamamlamış olan Suudi Arabistan, Irak sınırına da benzer bir duvar inşa etmeyi planlamaktadır; Suudilerin dediğine göre, böyle giderse bütün ülkenin duvarlarla çevrilmesi olasılık dahilindedir. Hindistan ise, daha yoksul komşularından gelen sığınmacı akınını kesmek, olası bir toprak anlaşmazlığı durumunda kendi topraklarını korumak, İslamcı gerillaların Pakistan sınırından sızmasının ve silah kaçakçılığının önüne geçmek amacıyla Pakistan, Bangladeş ve Burma sınırlarına derme çatma duvarlar örmüş ve ihtilaflı Keşmir bölgesini ablukaya almıştır.(2) Bu sınırlardaki duvarlar derme çatma olmakla birlikte, görünüş bizi yanıltmamalıdır, zira Hindu-Keşmir sınırındaki iki sıra dikenli tel arasında kalan alana mayın döşenmiştir. Özbekistan, resmi açıklamasında "İslamcı teröristlerin" ülkeye girişini engellemek için olduğunu söylese de aslında yine bir toprak anlaşmazlığı nedeniyle, 1999'da Kırgızistan, 2001'deyse Afganistan sınırına duvar örmüştür; gelin görün ki şimdi de Türkmenistan bu ülkeye set çekmektedir. Botsvana 2003'te Zimbabve sınırına elektrikli tel örgü çekmeye başlamıştı, bunu yaparken her ne kadar büyük baş hayvanlarda görülen şap salgınını engellemeyi gerekçe göstermiş olsa da, asıl amacı Zimbabvelilerin girişini engellemekti. Tayland'ın güneyindeki isyan dolayısıyla, yasadışı göç ve kaçakçılığa karşı Tayland ve Malezya birlikte çelik-beton alaşımı bir duvar inşa etmiştir. Mısır'la Gazze'yi birbirinden ayıran duvar ise, ancak 2008 yılının Ocak ayında gıda, yakıt ve başka temel ihtiyaç maddelerine ulaşmaya çalışan Gazzelilerin açtığı tünellerle delindiğinde dünya kamuoyunun dikkatini çekmiştir. İran da şimdilerde Pakistan sınırına duvar inşa etmektedir. Limbang'dan gelen göçmen ve kaçakçıların ülkeye girmesini önlemeyi amaçlayan Brunei, bu sınırı duvarlarla tahkim etmektedir. Çin, Koreli sığınmacı akınını önlemek için Kuzey Kore sınırına duvar çekerken, Kuzey Kore de bu duvarın bir kısmına paralel başka bir duvar inşa etmektedir.
        Bir de duvar içinde duvarlar vardır: ABD'nin her yerinde güvenlikli konut siteleri peyda olmuştur, bu yerleşimlere en çok da Meksika sınırına yakın güneybatı şehirlerinde rastlanıyor. Batı Şeria'daki İsrail yerleşimlerini çevreleyen duvarlar "güvenlik bariyerinin" bitişiğindedir, Kudüs Hoşgörü Müzesi'nin büyük tartışmalar koparan yapım yerini çevreleyen duvarlar ise şehri bölen duvarlara çok yakındır. Beytüllahm devasa beton duvarlarla Kudüs'ten tamamen ayrılmış durumdadır. Avrupa Birliği Fas'taki İspanyol yerleşim bölgelerini kuşatan üç sıralı duvarların inşasını finanse ederken, Fas da uzun süre tartışma yaratan Batı Sahra kaynaklarını koruma amaçlı uzun bir "banket" yapmaktadır. Kuzey İtalya'da, Padua'nın sosyalist belediye başkanı "Fransız hadiseleri" diye tabir ettiği durumu önlemek adına, beyaz orta sınıfın yaşadığı mahalleleri çoğunlukla yeni göçmenlerin mesken tuttuğu "Afrika gettosu" denen bölgeden ayırmak için geçtiğimiz yıllarda Via Anelli Duvarı'nı inşa ettirmiştir.
 Her geçen gün yeni duvarlar inşa edilmektedir: 2007'de Bağdat'a yapılması önerilen duvarın yarattığı infiale rağmen, ABD ordusu bu şehirde Yeşil Hatla belirtilen bölgenin etrafını duvarla çevirme sevdasındadır. ABD zaten Ademiye ve Azamiye gibi Sünni mahallelerinin etrafına tartışmalı duvarlar çekmiş, böylece ABD işgaliyle birlikte kontrolden çıkan kanlı mezhep çatışmalarına cevaben Irak kentlerinde inşasına başlanan "güvenlikli konut sitelerine" de model oluşturmuştur.(3) Brezilya, Paraguay sınırına çelik-beton alaşımı bir duvar yapmayı planlarken, İsrail Sina Çölü'ndeki Mısır sınırına eski tel örgünün yerine yeni bir güvenlik bariyeri inşa etmeyi tasarlamakta, Birleşik Arap Emirlikleri de Umman sınırında bir duvarın inşasına hazırlanmaktadır. Kuveyt ise, sınırlarında tel örgü bulunmasına rağmen, Irak sınırının yakınındaki silahsızlandırılmış bölgeye bir duvar inşa etmeyi amaçlamaktadır. Bunun yanı sıra, ABD-Meksika sınırındaki duvarın Kanada sınırına yapılacak bir duvarla tamamlanması; Avrupa'ya geçişte aktarma noktası işlevi gören adalara Kuzey Afrika'dan gelebilecek göçmenlere set çekilmesi için de ciddi tasarılar ortaya atılmaktadır.
        Bu duvarlar engellemeyi amaçladıkları şeyler –yoksullar, işçiler yahut sığınmacılar; uyuşturucu ve silah gibi kaçak mallar; vergiye tabi kaçak mallar; kaçırılan veya köleleştirilen çocuklar; terör; etnik veya dinsel grupların iç içe geçmesi; barış ve başka siyasi istikballer– açısından çeşitlilik gösterse de, dünya tarihinin bu anında sayılarındaki artışın birtakım ortak boyutları olduğu muhakkaktır. Öncelikle, siyasi yelpazenin çok farklı noktalarında yer alan birtakım kişiler –neoliberaller, kozmopolitler, yardımseverler ve solcu aktivistler– (ister küresel girişimciliğin, piyasaların, vatandaşlığın, isterse küresel yönetimin sonucu olsun) sınırları olmayan bir dünya hayal etse de, zenginiyle yoksuluyla ulus-devletler duvar inşa etmeye pek hevesli görünüyor. İkinci olarak, görünüşe göre zafer kazanmış evrensel siyasal biçim olan (ve Avrupalı post-Marksistlerin, seküler Müslümanların ya da Amerikan neo-muhafazakârlarının her biri kendi istediği yere çekmekle birlikte, yeğe göğe sığdıramadığı) demokrasinin sınırları içinde sadece barikatlar değil, bu barikatlar arasında geçiş yolları da çıkıyor karşımıza; söz konusu geçiş yolları da üst-düzey işadamları, sıradan yolcular ve kökeninden yahut görünüşünden ötürü şüpheli görülen yolcular arasında ayrım güdüyor.(4) Üçüncü olarak, birleşik tesirleri, gitgide küçülen boyutları ve canlı bombalardan tutun gözle neredeyse görülmeyen biyokimyasal toksinlere dek çok farklı biçimlerde yer değiştirebilmeleri bakımından tarihte eşi benzeri bulunmayan imha kapasitelerine sahip bir çağda yaşadığımız göz önünde tutulursa, bu ölü ama gayrimaddi güçlere duvarların katı fizikselliğiyle karşılık vermenin akla mantığa sığar bir tarafı yoktur. Öyleyse üç paradoks var karşımızda: Bu paradokslardan ilki eşanlı bir açma ve set çekmeyle, ikincisi dışlama ve katmanlaşmaya koşut bir evrenselleşmeyle, üçüncüsü de fiziksel barikatlarla karşılanan şebekeleşmiş ve sanal güçle öne çıkıyor.
Bu yeni bariyerlerin dikkat çeken yanlarından biri de şudur: Her ne kadar ulus-devletlerin sınırlarını çiziyor veya bu sınırları belirlemeyi amaçlıyor olsalar da, istilacı ordulara karşı yapılan kalelerden, hatta devletler arası savaşlarda fırlatılan füzelere karşı devreye sokulan kalkanlardan farklı olarak, başka egemen güçlerden gelebilecek potansiyel saldırılara karşı savunma niyetiyle inşa edilmiyorlar. İnşalarına gerekçe oluşturan tehditler farklılık gösterse de, bu bariyerler daha ziyade –kişiler, gruplar, hareketler, örgütler, iş kolları veya alanları gibi– birtakım devlet dışı, ulus-aşırı aktörleri hedef alıyor. Uluslararası ilişkilerden ziyade ulus-aşırı ilişkilere, askeri teşebbüslerden ziyade süreklilik gösteren ekseriya gayriresmi veya gizli güçlere tepki olarak inşa ediliyorlar. Duvarlarla önüne geçilmesi amaçlanan şeyler (göç, kaçakçılık, suç, terör, hatta siyasi emeller) genellikle devlet destekli olmadığı gibi, ulusal çıkarları da temsil etmiyor. Bunlar daha çok egemen ulusları hâkim siyasi aktörler olarak konumlandıran uluslararası Vestfalya düzeninin teamülleri dışında biçimlenmekte, bu halleriyle de Vestfalya sonrası dünyanın göstergeleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
        (...)
Notlar
(1) İsrail duvarını inşa eden, İsrail'in en büyük sivil savunma şirketi olan Elbit 2006'da imzalanan bir sözleşmeyle Meksika sınırındaki duvarın yapımını Boeing şirketiyle birlikte üstlenmiştir. Jerusalem Post, 22 Eylül 2006, www.jpost.com/servlet/Satellite?pagename=JPost%2FJPArticle%2FShowFull&cid=11579136 83759 adresinden ulaşılabilir (erişim tarihi 6 Ekim 2009). Bu iki bölgede, özellikle duvar inşasına karşı direniş hareketleri arasında da birtakım ulus-aşırı bağlar kurulmuştur: Meksika duvarı üstünde muhalif sanatlarını icra eden Meksikalı sanatçıları Filistinli bir grup geçtiğimiz aylarda İsrail duvarına resim yapmaya davet etmiştir. 
(2) Rama Lakshmi, "India's Border Fence Extended to Kashmir: Country Aims to Stop Pakistani Infiltration", Washington Post, 30 Temmuz 2003; "Border Jumpers: The World's Most Complex Border: Pakistan/India", PBS: Wide Angle, www. pbs.org/wnet/wideangle/episodes/border-jumpers/the-worlds-most-complex-borders/pakistanindia/2340 (erişim tarihi 6 Ekim 2009). 
(3) Alissa J. Rubin, "Outcry over Wall Shows Depth of Iraqi Resentment", Haber Analizi, New York Times, 23 Nisan 2007. 
(4) Yeni bariyerlerin çeşitli giriş yerlerinde cereyan eden akışların bu katmanlı yapısını, hızlandırılmış havaalanı güvenlik sistemlerinden ("Clear" adlı özel güvenlik soruşturması servisi buna örnektir) Kanada ve Meksika'dan ABD'ye ve Filistin'den İsrail'e giriş yapan yolculara uygulanan ayrımcı giriş işlemlerine kadar birçok yerde gözlemlemek mümkündür. "Ekonomik liberalleşme ve ulusal güvenlik önlemleri kimilerinin karşısına yurttaşlığa getirilen kısıtlamalar şeklinde çıkarken, tam bu sırada, işadamı sınıfı ya da birinci sınıf yurttaşlığın ulus-aşırı mekâna nasıl yayıldığına" (s. 1) örnek oluşturan NEXUS adlı hızlandırılmış sınır geçiş programı ve diğer Akıllı Sınır programları hakkında izanlı bir tartışma için bkz. Matthew Sparke, "A Neoliberal Nexus: Economic Security, and the Biopolitics of Citizenship of the Border", Political (ALINTI)



Wednesday, March 28, 2012

Yayın Kolektifi Genel Çağrısı

Yayın Kolektifi Genel Çağrısı
Piyasa ve para ilişkilerinin bir plazalar ve bataklıklar alanı haline getirdiği kitap yayını alanında yeni bir girişim başlatıyoruz. Yayın Kolektifi, kapitalizmin ve piyasa ekonomisinin mekanizmalarına meydan okur. Kapitalizm bataklığına ve piyasa-paranın zorlayıcı mekanizmalarına rağmen iyi yayıncılık yapılmasının, kaliteli kitap basılmasının, pazarlamacılığın ve şöhretlerin değil, yaratıcılık ve bilinmeyen değerlerin peşinde koşulmasının takipçisidir.Yayın Kolektifinin bünyesine, ilgi duyan herkes, okurlar, yazarlar, yayınevleri, dağıtımevleri, kitabevleri vb. gönüllü olarak katılabilir.
Yayın Kolektifi’nin ilkeleri şunlardır: Özgürlük, Eşitlik, Şeffaflık, Ademimerkeziyetçilik ve Özinisiyatif, Dayanışma ve Paylaşma Genel sloganımız “Bir El Ver”dir. Herkes bir el verdiğinde, binlerce el en ağır yükü bile kaldırır.
Kapitalizme, despotizme ve ayrımcılığa karşı olan Yayın Kolektifi’nin, bu genel hattın dışında belirlenmiş bir ideolojik çizgisi yoktur. Bu sınırlar içinde, karar verici tek organ olan Genel Katılımcılar Toplantısı’nın kararlaştıracağı kitapların basılması için çalışılacak ve yayına ilişkin diğer faaliyetler, Kolektif’in bünyesindeki gruplarla ve yayın kuruluşlarıyla eşgüdüm halinde yürütülecektir. Yayın Kolektifi’nin yayın alanındaki birinci kıstası içerikteki kalitedir (...)
Çağrının devamı:
http://www.yayinkolektifi.com/

Tuesday, March 27, 2012

Prag Mezarlığı – Umberto Eco



Dünyamızın Gizli Sahipleri: Prag Mezarlığı – Umberto Eco
Umberto Eco Vatikan’ın tepkisini çeken son kitabı Prag Mezarlığı’nda, Hitler’in Yahudi soykırımını haklı görmesine temel oluşturduğu söylenen Siyon Bilgelerinin Protokolleri’ne bağlanan entrikalı bir hikaye anlatıyor.
Ölümü göze alıp savaşmak için de, karşındakini gözünü kırpmadan öldürebilmek için de savaş tek başına yeterli bir motive edici değildir. İnanç olmadan savaşçı olmaz, savaşçı olmadan da savaş. 6 milyon Yahudi’nin katlinden sorumlu olan Adolf Hitler yaptığı yapacağı çılgın şeyleri gerçekleştirebilmek için kendisine gereken inancı, ilk kez 1903 yılında Çarlık Rusyası’da basılan bir kitapta bulmuştu: Siyon Bilgelerinin Protokolleri.
Yahudi, kanını emdiği milletlerin hâkimi olmadıkça ister istemez onların dilini konuşur. Fakat diğer milletler kendilerinin köleleri olur olmaz, bütün Yahudiler, hemen bir dünya dilini, esparantoyu öğrenecekler ve onu konuşacaklardır. Gaye bu araç ile Yahudiliğin iktidarını daha kolay sağlamaktan ibarettir. Yahudilerin dış görünüşü kurtarmak için bütün bir şiddetle reddettikleri Sion Bilgelerinin Protokolleri bu milletin bütün hayatının nasıl devamlı bir yalan üzerine inşa edilmiş olduğunu gösteren eşsiz bir örnektir. (Kavgam – Adolf Hitler)
SBP Yahudilerin dünyaya hakim olmak için izlemeleri gereken bir tür yol haritasıydı. Dünya üzerindeki siyasi, kültürel ve ekonomik faaliyetlerin ele geçirilme yöntemi kitapta 24 protokole bağlanmıştı. SBP’yi fazlasıyla ciddiye alan Yahudi karşıtları (antisemitler) Yahudiler’in bu protokollere uyarak bugün medyayı, BM’yi, Hollywood’u ele geçirdiğine inanıyorlar. Hatta Soğuk Savaş’ın yanında düşman kardeşler komünizm ile kapitalizmin de mimarı onlar. Ama çoğunluk Yahudi cemaat önderlerinin 19. yüzyılın sonlarında gizli toplantılarda yazdığı iddia edilen bu kitabın düzmece olduğunda hemfikir.Doğan Kitap‘tan çıkan ve 20. yüzyılın hemen arefesinde geçen Prag Mezarlığı’nın başkahramanı Simone Simonini adında, hizmetlerini farklı servislere sunmaktan çekinmeyen gizli bir ajan. Alıştığımız başkahramanların aksine nefret edilesi bir karakter. Gizemli bir cinayeti ve siyasi entrikayı çözmesi için görevlendirilen Simonini, Prag Yahudi Mezarlığı’nda yapılacak ve dünyanın kaderini etkileyecek bir toplantıdan haberdar olur. Bu toplantıya engel olmalıdır.
Umberto Eco’nun 2010’da yayımlanır yayımlanmaz çok-satanlar arasına giren, Katolik ve antisemit çevrelerden tepkiler almasına yol açan Prag Mezarlığı adlı kitabı, işte bu netameli konuyu ele alıyor. Satanistleri, hançerli katilleri, ölüp ölüp dirilen rahipleri, casusları, tarikatları, masonları ve komplo teorilerini Sigmund Freud, Léo Taxil, Diana Vaughan, Eugène Sue ve Maurice Joly gibi gerçek tarihi kişiliklerle buluşturan bu zengin çeşnili roman, yararlanılan tarihi belgeler ve illüstrasyonlar sayesinde daha da katmanlanıyor. Eco sınırsız çeşitlilikteki malzemesini simyacı gibi bir bütün haline getirip benzersiz bir kurgu ustası olduğunu gözler önüne sererken, araştırmacılığı, popüler kültür bilgisiyle bizi yine kendine hayran bırakıyor.

Monday, March 26, 2012

Türkiye'nin okuma haritası

Türkiye'nin okuma haritası


En çok kitap satın alınan şehirler sıralamasında İstanbul'u Ankara, İzmir, Kocaeli izlerken, Türkiye dışından en çok kitap siparişi, Almanya ve KKTC'den veriliyor. 

Türkiye'de yıllık ortalama 2,1 milyon adet kitap satan idefix.com, son 12 aylık satışlarını değerlendirerek Türkiye'nin "Okuma Haritası"nı çıkardı.
Değerlendirmeye göre, en çok kitap satın alan iller İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Muğla, Balıkesir, Bursa, Antalya ve Eskişehir olurken, İstanbul'dan siparişi verilen kitaplar toplam satışların yüzde 38,93'ünü oluşturdu.
Kategori yönünden bakıldığında en çok okunanlar listesinde edebiyat türündeki kitaplar ilk sırada yer aldı. Listede edebiyatın ardından gelen türler ise periyodik yayınlar, roman ve kişisel gelişim olarak sıralandı.
Farklı ülkelerden de sipariş alan idefix.com, geçen 12 ayın verileriyle en çok satışın yapıldığı ülkeleri de belirledi. En çok Almanya ve KKTC'ye satışın yapıldığı listede, bu ülkeleri ABD, Hollanda ve Fransa izledi.
Geçen yıl e-kitaplar arasında en çok Canan Efendigil Karatay'ın yazdığı "Karatay Diyeti" satın alındı. Bu kitabı, Gülse Birsel'in "Yazlık" adlı kitabı ve Walter Isaacson'un Steve Jobs biyografisi takip etti.
Yayıncılık pazarı içinde yüzde 3'lük pay 
İdefix.com Genel Müdürü Mehmet İnhan, Türkiye'de online kitap satışlarının henüz yayıncılık pazarı içerisinde yüzde 3 gibi küçük bir paya sahip olduğunu belirterek, ABD'de bu oranın yüzde 10'lar seviyesinde bulunduğunu ifade etti.
Türkiye'de e-ticaretin toplam perakende ticaret içindeki payının yüzde 6 olduğunu, bu rakamların online kitap satışlarının ciddi büyüme potansiyeli taşıdığını gösterdiğini kaydeden İnhan, ABD'de son 4 yıldır yayıncılık sektörünün büyümediğini, buna karşın elektronik kitap ticaretinin son 3 yılda yüzde 1200 gibi bir oranda arttığını söyledi.
Araştırmaya göre basılı kitap satışı şehir oranları (yüzde) şöyle: İstanbul 38,93, Ankara 11,42, İzmir 7,57, Kocaeli 3,45, Muğla 2,61, Balıkesir 2,38, Bursa 1,94, Antalya 1,13, Eskişehir 1,06, Diğer 26,55.

ÇALIŞMAK SAĞLIĞA ZARARLIDIR

ÇALIŞMAK SAĞLIĞA ZARARLIDIR –
Annie Thebaud-Mony
 Dünyanın her yerinde, ‘rekabet edebilirlik’ adına, çalışma hayatı öldürüyor, yaralıyor, binlerce kadını ve erkeği hasta ediyor. Sağlıklarına ciddi biçimde zarar verdiğini bilseler de, bu insanların, geçimlerini sağlayabilmek için bu tür işlerde çalışmaktan başka çaresi yok... Fransa'da, iş kazalarından günde iki, asbeste bağlı hastalıklardan sekiz kişi ölüyor. İki buçuk milyon çalışan her gün işyerlerinde kanserojen kokteyllere maruz kalıyor. Milyonlarca kadın ve erkek bir insanın fiziksel ve ruhsal olarak dayanabileceği sınırların ucuna itiliyor. İşyerlerinde intihar ediyor. Kısacası, çalışma hayatı yaralıyor, öldürüyor ve hasta ediyor. Fakat öldüren gerçekten çalışma hayatı mı yoksa yönetim kurullarının oval masalarında çalışma organizasyonunun nasıl olacağına dair muktedirlerin verdiği kararlar mı? Sahte bayraklı armatörlerin ve dünya çelik tüccarlarının yüksek çıkarları için bugün, Hindistan’da Alang sahiline çekilmiş gemileri sökerken, belki iki, belki on, belki altmış işçi ölecek. Burada bahsi geçen, çalışmaktan ölümleridir. Bunlara neden olan riskler gibi ‘kabul edilebilir’ gösterilirler; sorumluları için ise, hiçbir mahkumiyet söz konusu değildir.
Bu kitap, sanayi ve hizmet sektörlerinin farklı iş kollarından toplanan çok sayıda tanıklığa ve asbestin aydınlatıcı örneğine dayanarak kamu sağlığının “kör nokta”sına ışık tutuyor: Çalışanların hayatına, sağlığına ve onuruna yönelen saldırıları görünür kılıyor. Kendine Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nu referans alan yazar, insan öldürme, başkasını tehlikeye atma, onura saldırı ya da tehlikedeki insana yardım etmeme suçlarında, sorumluların nasıl bütünüyle cezasız bırakıldığını gösteriyor. Ayrıca, endüstriyel çıkarlar tarafından manipüle edilmiş bilimsel araştırmaların tehlikeli sonuçlarına dikkat çekiyor. Bireysel ve kolektif direnişe ve yurttaşları tetikte olmaya çağıran sağduyulu, sosyal ve sağlık bilimlerini somut örnekler üzerinden buluşturan canlı bir kitap.
“Tuzla’yı, Davutpaşa’yı, Karadon faciasını, saatli bomba asbestin etkilerini anlamak için kılavuz bir kitap. Usta sosyolog Thébaud-Mony hepimizin bir politika olarak uygulanan güvencesizleştirme ile nasıl sağlık ve canımızı kaybettiğimizi, Fransa, İtalya, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika, Kanada’dan somut örneklerle anlatıyor. Sırf iş güvenliği uzmanları için değil, güvenceli güvencesiz, evde, işyerinde, kadın, erkek, Türkiyeli, göçmen çalışma hayatının içindeki herkes için bir ‘YANGIN ALARMI’ veriyor bu kitap.”
İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi www.yanginkulesi.org
“Çalışmak sağlığa ciddi biçimde zarar verebilir mi?” Bu soruyu bir Fransız sosyolog, Annie Thébaud-Mony, önce kendi ülkesi için soruyor; sonra da  Fransa dışına (Kanada, Brezilya, Hindistan, Güney Afrika’ya) bakıyor ve ne yazık ki, “evet; hem de çok ciddi biçimlerde…” diye yanıtlıyor.
Kapitalizmin, pek çok kişi tarafından tarihe karıştığı sanılan trajik bir yüzünün 21. yüzyıl başlarındaki çirkin görüntülerini  ortaya koyan bu canlı ve önemli çalışma, emeğin ve emekçinin kaderiyle, gönenciyle  ilgilenen Türkiye’den okurları da yakından  ilgilendirecektir. Prof. Dr. Korkut Boratav
‘son yirmi yıldır, iş hakkındaki politik ve bilimsel diskur, işi, ekonomik ve sosyal maliyet boyutlarına indirgedi.. çalışanlar, gün geçtikçe daha az, kendi tarihlerinin ve çağdaş toplumların tarihinin öznesi olarak kabul görür oldu.. bununla birlikte, yaşama hakkı, sağlık hakkı, onurlu yaşam hakkı temel evrensel haklar arasında.. bugün, bilimsel ve tıbbi bilgileri, çalışma hayatında sağlık kaybının nedenlerinden birçoğunu anlamamıza olanak sağlarken, iş organizasyonu ve çalışma koşulları ile ilgili tercihlerde ve bu tercihleri meşrulaştıran kamu politikalarıyla bir başkasını, bilerek tehlikeye atmanın yaygınlaştığını saptıyoruz.. bu çelişkiyi nasıl açıklamalı?
iş organizasyonu tercihleri, çok uluslu büyük şirketlerin yönetimlerinin, ‘işgücü’ maliyetini sürekli olarak düşürmekle görevli ‘karar vericiler’in ve ‘müdürler’in, işi ve risklerini alt işverene devreden emir vericilerin yetki alanındadır.. fransa’daki gibi, hindistan’da, brezilya’da, çin’de ya da başka ülkelerde; geçici statüde çalışanların, düzensiz (aralıklı, kesintili) çalışanların ve tüm ‘fark edilmeden’ çalışanların; alt işveren iş ilişkisinin son halkasındaki varlığı, insan hakları evrensel beyannamesi’nin ya da fransız ceza muhakemeleri usulü kanunu’nun yasakladığı güvencesizliğe ve aşağılanmaya yeniden dönüldüğünü gösteriyor..
bugün, köleliğin ‘modern’ biçimlerini onaylayarak, bu biçimlere karar ve yön verenleri tamamıyla cezasız bırakan istihdam, çalışma ve sağlık politikalarının, insan haklarının fransa’sında ‘kara yasa’nın köleliğe meşruluk kazandırmasındaki gibi, bir rolü oynayıp oynamadığını sorabiliriz.. politik partiler, sendikalar, birlikler gibi bireysel ve kolektif hakları savunun geleneksel örgütler, sömürünün bu ‘modern’ biçimlerinin meşruiyet temellerini sorgulayacak bir muhalefet oluşturmakta zorlanıyor..
bu kitap, araştırmalar sırasında, nükleer, demir çelik, otomobil, elektronik sektörlerinden ve hizmet sektöründen toplanan çok sayıda tanıklığa dayanarak, sürekli bir biçimde kamu sağlığının ‘kör nokta’sında bırakılan alanı; yani, çalışanların hayatına, sağlığına ve onuruna yönelen saldırıları gösterme amacındadır.. ceza muhakemeleri usulü kanunu’nun tanımladığı temel hakları referans alarak yürürlükteki somut sömürü ve tahakküm ilişkilerini anlamaya; bireysel ve kolektif, dağınık ya da örgütlü direniş stratejilerinin acımasız bastırma yöntemleriyle nasıl karşı karşıya bırakıldığını analiz etmeye çalışmaktadır..’
‘ÇALIŞMAK SAĞLIĞA ZARARLIDIR.. risklerin alt işverene devri, başkasını tehlikeye atma, onura saldırı, duygusal ve fiziksel şiddet, mesleki kanserler..’, ANNIE THÉBAUD-MONY, Çeviri: AYŞE GÜREN, AYRINTI Yayınları, 2012, 284 Sayfa.